12 Mart, 2017

DENİZLERİN CAZİBESİ; "ALLURE OF THE SEAS"



Bahsetmiştim, “En”lere meraklı oğlum, 2010 yılının yaz aylarında, henüz yapım aşamasında olan "Dünyanın En Büyük Gemisi” ile seyahat etmemiz için ikna etmişti bizi. Ve henüz değil suya inmek, yapımı dahi tamamlanmadan, 2011 Sömestr tatili için almıştık biletlerimizi, aylar öncesinde.

Bu gemiyle Batı Karayipler gezisi yaptık. Bir hafta süren bu gezide üç kez, üç ayrı limanda demirledik, oradaki aktivite ve tur seçeneklerini değerlendirdik. “Haiti Kültür Turu!” ve “Meksika’da Konuk Olmak; Costa Maya ve Cozumel” başlıklı yazılarımda paylaşmıştım buradaki deneyimlerimi.

Şimdi sıra geldi, gemiyi anlatmaya. “Allure of the Seas” geminin adı, Türkçeye çevirirsek “Denizlerin Cazibesi”. “Royal Caribbean International” adlı şirkete ait. Şirket tüm gemilerini böyle adlandırıyor: “... of the Seas”, yani “Denizlerin ...i” şeklinde. Ve o boşluğu cazip birşeyler bulup dolduruyor, bu sefer “Cazibe” olmuş, “Denizlerin Cazibesi”.

Yapım aşamasında ikiz olarak planlanan gemilerden birisi bu, diğeri “Oasis of the Seas”, yani “Denizlerin Vahası” idi. Gel gelelim yapım tamamlanınca, “Allure”, ki bizim ailede adı böyle kaldı, Oasis’ten 5 cm uzun oldu. Bu da onu “Dünyanın En Büyük Gezi Gemisi” yaptı. Yapıldığı yıl olan 2010 yılında öyleydi,  2016 yılının Mayıs ayına kadar da öyle kaldı.

Evet, bugün bu ünvanını “Harmony of the Seas”e verdi. “Kaptırdı” demiyorum, çünkü aynı firma artık yeni bir “en büyük gemi yapma kararı” ile az farklılıklar ekledi bu “oasis” sınıf gemilerine ve Mayıs 2016’da ilk seferlerine başlattı. Ama ben gezdiğimde, ve yine yakın bir tarihe kadar en büyük gemi olan “Allure”u anlatacağım size, daha önce söz verdiğim gibi, çünkü görüp-yaşadığım o.

Buyurun, “ALLURE OF THE SEAS”…

Önce bir kaç rakam paylaşmak istiyorum sizinle...

Geminin boyu 362 metre (1187 feet), bir kilometrenin üçte birinden fazla yani. Eni 63 metre (208 feet). Deniz seviyesinden yüksekliği ise 64 metre (213 feet). 16 katlı, evet, on altı. 6300’e kadar yolcu kapasiteli, çalışan sayısı ise 2400. Yani toplam 8700 kişi barındırabiliyor bünyesinde ve bu kişileri 1 hafta boyunca denizde ağırlıyor.

“Dünyanın en büyük gemisi” olmasının yanı sıra, böyle bir gemide yer alan “ilk”lerle de reklam yapıyordu şirket, daha yapım aşamasında.

“YEDİ MAHALLE” demişler, yedi bölgeye ayırmışlardı gemiyi. Siz içindeyken her birini ayrı ayrı fark etmeseniz de, geminin tanıtımında bahsediliyordu bu yedi ayrı mahalleden...

Bunlardan birisi “CENTRAL PARK”. Evet, bu gemideki ilklerden biriydi. Geminin sekizinci katında, üstü açık, gökyüzü manzaralı, tamamen canlı bitkilerle oluşturulmuştu. 56 ağaç ve 12 binden fazla bitki kullanılmıştı. Etrafında güzel dükkanlar ve restoranlar barındıryor; dükkan ve restoranların üzerinde ise Central Park manzaralı kamaralar yükseliyordu.

Central Park’ın bir bölümü, “Allure of the Seas”
Central Park’ın bir bölümü, “Allure of the Seas”
Central Park’ın bir bölümü, “Allure of the Seas”

Buradaki dükkanlardan bir tanesi, Britto Sanat Galerisi. Bu galeri, ilk defa denizde yer alıyordu. Çok keyifli ve rengarenk bir galeri ve aynı zamanda mağaza. Romero Britto, Brezilya kökenli bir sanatçı, “pop art” tarzında çalışmaları var. Kullandığı canlı renkler ile umut ve mutluluk vaad ediyor. Bir çok eseri ya da eşyayı toplayıp eve getiresiniz geliyor.

Britto Sanat Galerisi ve Mağazası, “Allure of the Seas”

Buraki başlıca restoranlar ise;  Bir meze ve şarap evi olan “Vintages”, bir İtalyan restoranı olan “Giovanni’s Table”, ayrıca  “Chop’s Grill Steak House” ve “150”.

Central Park’ın altında “ROYAL PROMENADE” var. Central park’ın ortasında, yerdeki camekanlar, aslında Royal Promenade’in tavanınındaki cam kubbeyi oluşturuyor ve buradan da gökyüzünü görmek mümkün.

Burada bir Starbucks dikkati çekiyor; “Denizdeki ilk Starbucks” ünvanıyla...

“Starbucks”, “Royal Promanade”, “Allure of the Seas”

Pratik birşeyler atıştırmak için, oldukça merkezi konumda, yan yana iki keyifli ortam mevcut; Sorrento’s ve Cafe Promenade. Bunlarda hemen her zaman pizzanız, pratik atıştırmalıklarınız, tatlınız, çay ve kahveniz, suyunuz hazır. Ekstra bir ücret ödemenize gerek olmayan, gemi ücretine dahil olan bu iki mini “cafe”, neredeyse tüm gün ve gece açık.

Royal Promanade”, “Allure of the Seas”
“Sorrento’s”, “Royal Promanade”, “Allure of the Seas”

The Cupcake Cupbard oldukça şirin. Sevenler için buradan “Cupcake” satın almak mümkün. Ayrıca zaman zaman “cupcake” dekore etme dersleri mevcut. Katılmasanız da, katılanları izlemek ve keyiflerine ortak olmak güzel.

“The Cupcake Cupboard”, “Royal Promanade”, “Allure of the Seas”

Piyano etrafında toplanıp şarkı söylemek için çok güzel bir ortam olan  Schooner bar da burada.

Hiç yararlanmamış olsak da burada ayrıca, On air adında karaoke kulüp, Bolereos adında disko, ayrıca Bow & Stern Pub ile Champagne and Martini Bar yer almakta.

Dikkati çeken bir başka bar da “Rising tide bar”; orijinal adı bu. 5-8 katlar arasında yer değiştiren, “inip-kalkan bar” yani. Buradaki film çekimine denk geldik, yüksekten izlemek keyifliydi.

“Rising Tide Bar” ve önünde sergilenen bir araba, “Royal Promanade”, “Allure of the Seas”

  Normalde fark etmediğiniz açılan köprü var, açılıp minik bir yol oluyor, Royal Promenade’in üzerinde, sokak gösterilerinde burada da dans eden sanatçılar oluyor. Kaptan resepsiyonunda da konuklara buradan sesleniyor. 

Royal Promonade’in devamı “BOARDWALK”.

Hemen bir Atlı karınca dikkati çekiyor, ağaçtan oyularak yapılmış, ve yapım aşamasına ait örnekler de hemen atlı karıncanın bulunduğu meydanda.

Atlı karınca ve yapım aşamaları, “Boardwalk”, “Allure of the Seas”

  Ayrıca Komik aynalar mevcut, benim çocukluğumun lunaparkının aynaları. Sizi şişman, zayıf, orantısız, yamuk yumuk yapan, tuhaf ve komik gösteren aynalar. Yanından geçerken bakmadan duramıyorsunuz.

Tırmanma duvarları da var, iki tane, 13’er metrelik. Çocuklara, gençlere ve tüm sporseverlere...

Bir de “Aquatheater” yer almakta, geminin kıçında, açık bir mekan, 600 kişilik. Muhteşem sahne, muhteşem şovlar sergileniyor. Dümdüz platform olabildiği gibi, şov dırasında tramplenden atlamaya izin veren derin bir havuza da dönüşebiliyor. “OceanAria” adlı “Royal Caribbean” şirketinin yapımı burada sergileniyor. Dansçılar, akrobatlar, dekor, teknik, espriler... Hepsi ayrı ayrı dikkat çekici, çok keyifli, ve bence çok etkileyici. Gerçek bir alkışı hak ediyor.

 Başka gösterilere de sahne oluyor, “Aquatheater”. Örneğin geminin ilk hareketinde “DreamWorks” kahramanları eşliğinde bir kalkış partisi burada yer almıştı. Her köşede farklı bir aktivite yer alırken, biz buna rastlamıştık kocaman gemide. Müzik eşliğinde fıskiyelerin dansı olan “fountainshow” da oluyormuş ayrıca, ben kaçırdım.

“Aquatheater”, “Allure of the Seas”
“Aquatheater”, “Allure of the Seas”

HAVUZ VE SPOR BÖLGESİ  (“THE POOL AND SPORTS ZONE”) var. Dinlenme, güneşlenme, yüzme bölgesi burası. Özellikle çocuklar ve küçük çocuklu aileler için keyifli. Mini bir “aquapark” barındırıyor bünyesinde. Bol bol havuz var, hem çocuklar, hem erişkinler için. Erişkinler için olanlar öyle uzun uzadıya yüzecek ebatlarda değil, ıslanmak ve ufak hareketlere izin veriyor ancak. Aslında belki de sorun ebatlarda değil, aşırı kalabalık olmasında. Şezlong konusunda ise hiç bir problem yok. Bol bol şezlong mevcut, fazlasıyla. Öyle tatil köylerindeki gibi önceden şezlong kapmaya da gerek yok. Havuzların yakınında barların olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Bir de çocukların dondurma alabilecekleri makinalar mevcut, kimi zaman bozulsa ve “su” koyverse de, evet cıvık cıvık aksa da bu bölgede rastlayabilecekleriniz arasında.

Güvertede bir bölüm (gece) “Allure of the Seas”

  Bu bölgede benim en sevdiğim yer, jakuziler. Dört tane jakuzi, var, okyanus manzaralı. Yer bulma genellikle sorun olmuyor.

Jakuzilerden biri, “Allure of the Seas”

  Sörf simülatörü pek keyifli. Hoca da var, özel giysileri kiralayıp, sörf dersi alabiliyorsunuz. O zamanlar 12 yaşında olan kızım denedi. İzlemek bile çok keyifli idi. 30 km hızla ters yönden gelen suya karşı sörf yapmak. Küçük bir alan ama başarılı ve etkin, gayet kullanışlı, eğlenceli.

Mini golf var ayrıca. Gemiye girer girmez ilk keşfettiğimiz yer. Daha gemi hareket dahi etmeden, hemen denedik, sanki hayatımızın olmazsa olmazı gibiydi mini golf. Sonra da bir daha yüzüne bakmaya fırsat olmadı, deneyecek, yapacak onlarca şey varken.

Mini golf,  “Allure of the Seas”
 “Zip-line” var bir de, adrenalin sevenlere...


FITNESS VE SPA MERKEZİ (“VITALITY AT SEA AND FITNESS CENTER”) de mevcut gemide. Fittness aletleri barındırıyormuş bünyesinde ve de spa merkezi. Güzellik salonu da varmış, ama bizim ihtiyacımız yoktu.

Gelelim GENÇLERİN BÖLGESİ’ne (“YOUTH ZONE”)... Erişkinlere kapalı bir bölge, ciddi ciddi yasak girmeniz, 18 yaşın üzerindeyseniz. Ama ben bir gece çocukları ararken girdim. “Girdim” derken, bir kaç metre içeri sızdım, gövdem daha gerilerde olsa da, kafam bedenimden epey ileride, gözlerim ve kulaklarım dört açık...  Atariler, müzikler, oyunlar, dünyanın çeşit çeşit ülkesinden gençler ve muhabbet. Keyifli duruyordu.

EĞLENCE VE GÖSTERİ MERKEZİ (“ENTERTAİNMENT PLACE”) deyince ise ilk aklıma gelen geminin ana tiyatrosu “Amber theater”. Üç katlı, 1380 koltuk kapasiteli. Broadway müzikali olan “Chicago”yu burada izlemiş ve çok etkilenmiştim. Gemide olduğumun bile farkında değildim. Hafif bir sallanma hissettiğimde, “deprem mi acaba?” diye düşünürken okyanusun ortasında olduğumu hatırladım.

“Blue Planet” adlı gösteri ve “Headliner Show” da dönüşümlü olarak bu sahnede yer alıyor.

Ayrıca bir de Buz pateni pisti var. Bunu da kızımla oğlum değerlendirdi. Bir akşam da çok güzel bir şov izledik burada. “Monopoly” adında, bildiğimiz oyunun bir canlandırması idi buz üzerinde, rengarenk ve sempatik, bitsin istemediğiniz türden.

Ayrıca gece kulüpleri, barlar mevcut. Caz ve Blues dinleyebileceğiniz “Jazz on 4”, “Blaze” adlı disko, ve 18 yaş üzerinin girebildiği Komedi Kulübü (Comedy Club) de keyfini çıkarabileceğiniz yerler, bize fırsat olmadıysa da.

Evet. Kabaca bahsettim mahallelerden, tabii ki hepsi keskin sınırlarla ayrılmamış, çoğu iç içe. Ama gemide olduğunuzu hissetmiyorsunuz öyle kolay kolay. Tatil köyü desem, kesinlikle değil, çok daha ötesi.  Bir kasabanın sahip olacağı nüfusla, bir kasabada yaşayabileceklerinizden çok daha fazlasını yaşıyorsunuz bir haftada...

Fiziksel yapıdan bahsederken, bir kaç yeme alternatifinden de bahsettim. Ama gelelim ana başlık olarak GEMİDE YEME-İÇME’ye. Gemide bir ana restoran var. Üç katlı, çok şık, çok zevkli. Hani şu kristal avizeli, kıvrılarak inen merdivenli ve özenli masalı. Çok güzel menülere sahip. Her akşam bulabileceğiniz sabit yedi-sekiz çeşit ana yemek var. Bunun dışında bir de menünün her akşam değişen kısmı: En az yedi-sekiz çeşit  başlangıç, bir o kadar çeşit ana yemek ve tatlı seçeneği var. Siz bir başlangıç, bir ana yemek ve bir tatlı seçiyorsunuz. Hem lezzetli, hem sunumları güzel. Çeşit çeşit taze ekmekleriniz de her zaman hazır. Bu restoran gemi ücretine dahil. Su dışındaki içecekler ise ücretli.

Ana restorana gitmeyeyim, daha serbest ve sportif dolanayım derseniz, tatil köylerindeki açık büfeler tarzında, neredeyse tüm gün elinizin altında bir alternatif var: Windjammer Cafe. Sabah kahvaltısı ve öğle yemeği için ideal bence. Çok zengin çeşitlere sahip. Gemi çok farklı ülkelerden konuklar ağırladığı için, farklı kültürlere ait yiyecekleri de bulabilir ve tadabilirsiniz, tabii ki ‘self servis’. Bu da gemi ücretine dahil bir restoran. Tatil köylerindeki gibi kalabalık, gürültü olabilir, ama deniz görür ve sabah, öğle, akşam geniş bir zaman diliminde açıktır. Burada da basit içecekler ücretsizdir.

Diğer ücretsiz ve uzun soluklu açık restoranlar daha önce de adını andığım Sorrento’s Pizza, onun yanındaki Cafe Promenade’dir. Zamansız acıktığınızda, ya da çay, kahve, su gibi birşeyler içmek istediğinizde hizmetinizdedir. Geminin iç kısmında, rahat ve keyiflidir.

Bu bahsettiklerim fiyata dahil olan restoranlardı. Gayet yeterli, fazla bile... Ama ben farklı ve özel birşeyler istiyorum, ya da değişiklik olsun derseniz de çok fazla seçenek var, ekstra ödeyeceğiniz.

Bunlardan birisi Samba Grill, Brezilya restoranı. Hafif başlangıçlar sonrası, sırayla çeşit çeşit etler geliyor, önünüzde kesilerek servis ediliyor. Et-severler için muhteşem.

Samba Grill’e Hoş geldiniz,  “Allure of the Seas”

Başlangıçlar, “Samba Grill”, “Allure of the Seas”

“Samba Grill”, “Allure of the Seas”

Rita’s Cantina adlı bir de Meksika Restoranı var gemide, bunu da değerlendirdik ailece. Çocuklar ayrıca, Johnny Rockets adlı Amerikan “fast food” restoranını ihmal etmediler.

“Johnny Rockets” ve “Rita’s Cantina”, “Allure of the Seas”

“Rita’s Cantina”, “Allure of The Seas”

Bunlar bizim deneyimlerimizdi, ama toplamda 25 yeme-içme alternatifi barındırmakta gemi.

GEMİDE SPORTİF FAALİYETLER’den bahsetmiştim mahalleleri anlatırken. Evet; havuz, fitness, yürüyüş, minigolf, buz pateni, sörf simülatörü, zip-line... Voleybol ve basketbol sahaları da varmış, ama ben denk gelmedim.

 GEMİDE SAHNE SANATLARI’ndan da bahsetmiştim. Beni en etkileyen kısımlar olduğunu söylemeliyim. Gösterilerden bir kısmı bir kaç gece yer alıyor, gideceğiniz akşam için rezervasyon gerekiyor. Dediğim gibi “Chicago” müzikalini buradaki ana tiyatroda izledim. Ayrı akşamlarda izlediğim “Blue Planet” adlı gösteri, ve “Enstrümansız müzik” olan “Acapella” yapan grup inanılmaz etkileyici idi. “Oceanaria” adlı şov “Aquatheater”daydı. “Monopoly” adlı buz pateni şovu da cıvıl cıvıl ve esprili idi. Boş akşamınız olmuyor sonuçta, hemen her akşamınız ayrı ve güzel değerlendiriliyor.

GEMİDE CASİNO olduğunu söylemedim galiba. Evet, kumar olarak mı görürsünüz, eğlence olarak mı bilmem ama, belli başlı müdavimleri ile çok renkli bir alan Casino da.

GEMİDE GÖRSEL SANATLAR da mevcut. Yağlı boya tablo sergisi ve açık arttırma ile satışı da mevcut. Onun dışında geminin dekorasyonunun da ayrı bir sanat, ayrı güzellik olduğunu vurgulamalıyım.

“Allure of the Seas”; geminin içinden bir bölüm

“Allure of the Seas”; geminin bayan tuvaleti

GEMİDE SAĞLIK VE GÜZELLİK derseniz, ücret karşılığı doktor, spa ve güzellik merkezlerinden yararlanmak mümkün.

Gelelim GEMİDE ALIŞ-VERİŞ’e… Çok sayıda mağaza var. Belli bazı markalar ile oldukça kaliteli ürünler, ya da hediyelik eşyalar bulabilirsiniz. Ama şunu da paylaşayım, o kaliteli dükkanların önündeki meydan, yolculuğun sonuna doğru bir anda tezgahlarla doluyor, indirimli olduğu bildirilen ürünler çıkıyor meydana; şapkalar, saatler, takılar, gözlükler, hediyelikler... İşte o biraz Pazar ya da işporta görünümü yaratıyor , “geel vatandaş geel..” türünden.

Evet. Gemi hakkında bildiklerim, yaşadıklarım bunlar. Eminim bilmediğim ve gitmediğim çok köşesi vardır.

Şu veya bu gemi, şu veya bu rota, çok da önemli değil; denememiş olanlara öneririm bir gemi yolculuğu. Öyle çok uzaklara gitmek de şart değil; bizim ülkemize uğrayan, buradan hareket eden gemiler de var.

İnanın hiç sıkılmazsınız gemi seyahatinde. Her an değişik zevklere hitap eden aktiviteler mevcuttur. Otobüs turlarındaki gibi, her uğradığınız şehirde yeni bir otele yerleşme, valiz toplama derdi de yoktur üstelik. Limanda inerken, gemide verilen kimliğiniz ve cüzdanınız olsun yeter. Gezersiniz, gelirsiniz, kamaranız ve yatağınız sizi bekliyor olur. Gecenizi de yaşarsınız dolu dolu. Bir kalkarsınız ertesi gün, yeni bir yer. Yeni bir yer olmaz bazen, yolculuk sürer, ama sıkılmazsınız asla. En büyük dezavantajı ise, uğradığınız limanda genellikle en fazla 12 saat kalmanızdır. İstemeye istemeye ayrılmaktır bazen; tekrar gelme, doya doya gezme, hatta uzun uzun kalma umuduyla…

Bitiriyorum yazımı... Gemiyi anlatan bir tanıtım filmi de ilave ediyorum, arzu edenlere... Keyifli seyirler :)



   İçinizden gezme aşkı hiç eksik olmasın. Sağlıcakla kalın :)

       DİLER COŞKUN
...


12 Şubat, 2017

TORONTO'DA YEME-İÇME


Yediğin-içtiğin senin olsun, gezip gördüklerini anlat” dediniz, anlattım. Ama içimde kalmasın, yediğimi-içtiğimi de anlatayım, ne olur!

“TORONTO,TORONNO” başlıklı yazım malum, biliyorsunuz artık Toronto’yu… Kanada’nın en kalabalık şehri, yüzelliden fazla ülkeden de insan barındırıyor bünyesinde. Bunlar kendi kültürlerini ve yemeklerini de getirmişler. O yüzden “Toronto’da yeme-içme” deyince Çin mutfağı, Hint mutfağı, Orta Doğu mutfağı dahil ne ararsanız var. Hele “Eaton Centre”ın yemek katına indiğinizde hepsi gözünüzün önünde. İster seyredin, ister koklayın, ister tadın, ister doya doya yiyin, isterseniz de kaçın!

Ben bu saydıklarımın hepsini yaptım.

Ama özellikle akşam yemeklerinde değişik yerler denemek bir aile geleneğidir seyahatlerimizde. Kahvaltıyı kaldığımız otelde yapsak, bir kaç akşam yemeğini otelde alsak, bazen hafif birşeylerle geçiştirsek de, severiz farklı yerler denemeyi.

Burada, denediğim-bildiğim restoranları paylaşmak, Toronto’da sık karşılaşacağınız cafe’lerden bahsetmek istiyorum öncelikle. Bir de “Acaba Toronto’ya ve Kanada’ya özgü yiyecek-içecek var mıdır?” sorusunun yanıtını vermeye çalışacağım, kendimce ve  bildiğimce…

Evet. Hard Rock Cafe, Jack Astors, Pickle Barrel, Ciao, Oliver & Bonacini, Old Spaghetti Factory Toronto’da denediğimiz ve beğendiğim, önerebileceğim restoranlardır.

En merkezi yer, Dundas Meydanı bizim için. Hani şu alışveriş merkezi “Eaton Centre”ın da olduğu, birçok sosyal etkinliğin yapıldığı; özellikle hafta sonları her an bir konsere, çeşitli  gösterilere denk gelebileceğiniz; ayrıca müzik aleti çalanlar, bağış toplayanlar, din propagandası yapanlarla dolu, her daim hareketli meydan. 

Bir Amerikan restoran zinciri olan ve dünyanın belli başlı şehirlerinde de bulunan Hard Rock Cafe’nin Toronto şubesi burada, Dundas Meydanında… Aslında “müze restoran” demek geçiyor içimden. Biliyorsunuzdur belki; gelmiş-geçmiş ve mevcut Rock yıldızlarının kişisel eşyaları, kullanmış oldukları enstrümanlar, plakları, Rock müziği ile ilgili aklınıza gelen-gelmeyen ne varsa sergilenen bir restoran zinciri burası. Yemek olarak kendine özgü başlangıçları, büyük porsiyon salataları, et-tavuk çeşitleri, somon, makarnalar, hamburger çeşitleri, cazip kokteylleri ve tatlıları mevcut. Başlangıçta porsiyonları bana fazla gelse de, zaman içinde küçük seçenekler de olduğunu keşvedip, oldukça alışmış olduğum ve sık gittiğimiz bir yer. Buranın anısı olarak tişört ya da ufak tefek hatıralar alınabilinecek bir de mağazası var. Hatta değişik şehirlerden “Hard Rock Cafe” hatıra koleksiyonu yapan tanıdıklarım da…

Hard Rock Cafe, Dundas Square, Toronto
Hard Rock Cafe, Dundas Square, Toronto
Hard Rock Cafe, Dundas Square, Toronto

Sezar salata, Hard Rock Cafe, Dundas Square, Toronto

Hard Rock Cafe, Dundas Square, Toronto

Dundas Meydanında bir yıldız; Jack Astors. Kanadalı bir restoran zinciri bu. Esprili dekorasyonu, özgün başlangıçları ve domates çorbası ile ilk gittiğimde gönlümü çalmıştı, oldukça da zengin bir menüye sahip. Daha sonra birkaç kez daha gittim.

Tabasco (acı sos) şişelerinden yapılmış avize, Jack Astors, Toronto

İştah açıcılar, Jack Astors, Toronto

Bardak altı, Jack Astors, Toronto
Karidesli et (steak), Jack Astors, Toronto

Pickle Barrel da Dundas Meydanına çok yakın bir restoran. Giriş katı küçük, asıl restoran masaları ve servis alt katta. Alt kat ise pek penceresi olmayan loş bir ortam, aklınızda olsun; ama salata ve çorbasını pek sevmiştim. Ana yemek isteyenlere de geniş seçenekler var, ki zaman içinde bunu da değerlendirdim. Dediğim gibi, çok da merkezi üstelik. Pek tatlısever olmasam da, buradaki meyveli tatlılar bana pek cazip gelmişti sonradan. Çaktırmayın ama özellikle tatlı için gitmişliğim bile var.

Orman meyveli salata, Pickle Barrel, Toronto

Tatlı çeşitlerinden bazıları, Pickle Barrel, Toronto

Şimdi Dundas Meydanından uzaklaşıyoruz. Toronto’nun lüks caddelerinden birisi üzerinde yer alan bir restoran; “Cibo”. Bizim gittiğimiz 2014 yılındaki adı “Caio” idi, iki yıl sonra aynı yerde “Cibo” adıyla hizmet verdiğini gördüm; “Cibo Wine Bar”. “Ciao” “merhaba”, “Cibo” ise “gıda” anlamında İtalyancada; adından da anlaşılacağı üzere bir İtalyan restoranı. Haftanın bir günü de Istakoz yapıyorlar, ilgisini çekenlere...

Oliver & Bonacini, yine bir İtalyan restoranı. Şehrin güneyinde, Yonge caddesi, hani şu dünyanın en uzun caddesi olan Yonge caddesinin başlarında. Büyükçe, şık ve nezih bir ortam. Glutensiz ve vejeteryan yemekleri de ayrıca vurguluyordu menüsünde, yıllar öncesinde…

Domates çorbası, Oliver & Bonacini, Toronto
Tatlı tabağı, Oliver & Bonacini, Toronto
Ve... The Old Spagetti Factory. Vancouver’da tesadüfen keşfetmiş, iki yıl sonra  Toronto’ya geldiğimizde “Burada da var mıdır acaba?” diye araştırıp, bulunca da tüm ailenin bayram ettiği bir restoran. Yine İtalyan yemekleri... Acılı Bolonez soslu spagetti ise favorimiz. Ana yemek, istediğiniz bir çeşit salata ile beraber geliyor, sonunda da hafif bir tatlı var. Dekorasyon sempatik. Çok çeşit yemek var ama, dediğim gibi acılı spagettiyi keşfettikten sonra hiç bir seçeneğe yüz vermedik. Bu da bizim damak zevkimiz. Bütün aileyi mutlu eden, diyetlerin unutulduğu, keyiflerin arttığı bir ortam.

The Old Spaghetti Factory, Toronto
The Old Spaghetti Factory, Toronto
The Old Spaghetti Factory, Toronto
The Old Spaghetti Factory, Toronto

The Old Spaghetti Factory, Toronto

Tarihi mekan Distillery District’te de iki restoran denedik.

Hatırlıyor musunuz bu bölgeyi? Eskiden içki fabrikalarının olduğu mekan; kiremit renkli eski binalar, sadeliği ve güzelliği ile dikkatimi çekmişti. Sanat galerileri ile dolu. Gündüz galerileri gezip, akşam da yemek yiyebileceğiniz bir yer. Ben bir gündüzü galerileri gezerek değerlendirmiştim, iki akşam da ailece yemek yedik.

İlki “Mill Street Brew Pub” idi, ve bizim için yanlış bir seçim olmuştu. Aslında “Mill Street” restoranı diye gittik, bir “pub” olduğunu çok sonradan fark ettik. İki genç evlat ile gitmiştik, amaç yemek yemekti. Yanmış etler, kötü sunumlar… Bizim için hayal kırıklığı oldu ama, asıl bira içmek için gelmiş gruplar pek keyifli görünüyordu.

İkincisi ise El Catrin adlı Meksika Restoranı idi. Tüm ailenin damak tadına çok uyar acılı Meksika yemekleri. Ancak burada sistemi anlayıp, sipariş vermemiz zor oldu; ama, oldu. Hava serindi. Açık havada oturduk, ortada yanan kocaman şömine çok şık ve keyifliydi, ancak ısıtmaya yetmedi. Alkolle pek arası olmayan ben, orada tattığım Margarita sonrası, bunu favori içeceklerimden biri ilan ettim, başka bir yerde içmek kaydıyla....

Evet, bu bölgede deneyimimiz iki restoranla sınırlı kaldı. Bunlar da muhtemelen hem ilk, hem de son oldu.

Az daha unutuyordum. Toronto’da hemen şehir merkezine yakın adalar var. Oğlumla geçen yaz adada yürüyüş sonrası oturduğumuz bir cafe oldu, göl kıyısında. Ağaçların gölgesinde oturduk, yemeğimizi yedik, çayımızı içtik. İkimiz de somon sipariş etmiştik, geldiğindeki görüntüsü ise hemen “A la Turka” bir isim çağrıştırdı bize; Pilav üstü Somon. Neresi mi burası; The Rectory Cafe. Gayet keyifli, yemek yelpazesi de geniş…

“Pilav üstü somon!”, The Rectory Cafe, Toronto island, Toronto

Bunun dışında başka restoranlar da var adalarda. Hemen tekneden indiğinizde görebileceğiniz Toronto İsland BBQ &Beer bunlardan birisi; aklım kalmadı değil. Bir de Carousel Cafe varmış. Bir dahaki sefere umarım…

Restoranları burada noktalıyorum, ancak daha önce deneyimi olmayanlar için bir hatırlatmada bulunmak isterim. Kanada’da da, Amerika’daki gibi, restoranda oturup yemek yerseniz, sizin masanızla ilgilenen bir garson olur, önce gelir kendini tanıtır, her türlü sorunuzu yanıtlar, çok hızlı konuşur, bazen espri yapar, size en iyi hizmeti vermeye ve memnun ayrılmanızı sağlamaya çalışır. Genellikle tabii… Ve siz garsona bahşiş vermek zorundasınız. Çünkü garsonların geliri budur; anladığım kadarı ile ya hiç maaş almıyorlar, belki de çok az alıyorlar. Bu oran da % 18’dir. Memnun kalırsanız %20, kalmazsanız %15 olur, ama olur. Bunu kredi kartı ödemesinde pos makinasında ayrılmış bölüme işleyerek yapabilirsiniz. Yıllar önce Amerika’da ilk rastladığımda çok şaşırmıştım, bahşiş vermeniz konusunda bir baskı olarak algılamıştım önce; tabii ki sonra alıştım, sizlerle de paylaşmak istedim.

Evet. Bir yeme ve eğlenme alternatifi daha var aklımda, özellikle çocuklar, gençler varsa yanınızda; “Medieval Times”. Dünyanın çeşitli şehirlerinde var, Toronto’da da; çok merkezi değil ama toplu taşım imkanı mevcut. Ortaçağ temalı şövalye savaşlarını izlerken,  ortaçağ menüsünden oluşan yemeğinizi yiyiyorsunuz, oğlum deneyimlemiş bize anlatmıştı. Sonra topluca gidemedik planladığımız halde; gündüzleri öyle yoruluyorduk ki, akşama halimiz kalmıyordu. Farklı bir şeyler denemek isteyenler için hatırlatmak istedim.

Pratik atıştırmak istiyorsanız, nedir seçenekler ?

Mc Donalds, Burger King gibi Amerikan “fast food” zincirlerinin eksik olmadığını söylememe bilmem gerek var mı? Bunların olmadığı bir yer var mı? Türkiye’de arada “acılı whooper” yesem de orada hiç kullanmadık. Patates kızartması yemem, kola içmem, ama “whooper”a bayılırım; bu haliyle ”fast food” olarak nitelendirmemek de çok işime gelir.

Toronto caddelerinde sıkça rastlayacağınız, çok yaygın bir “cafe” zinciri var: Tim Hortons. Kanadalıların gurur duydukları, Kanadalı bir zincir. Kahveleri, tatlıları, sandviçleri, dürümleri ve çorbaları ile hızlıca birşeyler atıştırıp, karnınızı doyurabileceğiniz ya da keyifle kahvenizi yudumlayabileceğiniz bir yer.

Kanadalılar bu kadar sevdiklerine göre biz de denemeden duramazdık tabii ki. İlk gidişimin, ilk günü denedim; bunu başka gidişler de takip etti. Kahve ile pek aram olmadığı için kahve kültürüm zayıf kalmaktan kurtulamadı ama, vanilyalı kapuçinosunu pek beğenip, kutu ile alıp İstanbul’a bile getirdim.

Tim Hortons, Toronto

Tim Hortons, Toronto

Cafe olarak Starbucks da adım başı desem yalan olmaz. Türkiye’de pek aram olmasa da hızlı birşeyler yemek istediğimiz zaman hemen elimizin altında bulunan “Starbucks”lar cankurtarıcı oluyordu, gayet güzel sandviçleri, meyveli yoğurtları, meyveleri, çerezi, çayı ve kahvesi ile... Tatlıları da olduğunu  söylememe gerek yok herhalde. Kahvaltı saatinde ya da arada dinlenerek birşeyler atıştırmak istiyorsanız, temiz ve düzgün. İçecek seçeneğim kahve olmasa da, artık ben de alıştım.

Bir başka “cafe” zinciri ise Second Cup; bu da Kanadalı. Yiyecek-içecek detayları farklı olsa da, konsept aynı, ama kendine özgü pastaları olduğunu söylemeliyim. Burayı da geçen yaz fark ettim.

Second Cup, Eaton Centre, Toronto

   Söylemesem olmaz, bizim ekibin bayıldığı bir de dondurmacı var Toronto’da; “Summer's”.  Yorkville Caddesi üzerinde. Bir aile işletmesi. Çeşit çeşit ev yapımı gerçek dondurma. Kornetleri de orada yapıyorlar taze taze, mis gibi kokuyor. Dondurmasever biriyseniz aklınızda olsun...

Summer's, Toronto

   Amaç karın doyurmak mı?  Kaldığımız otellerden birinin yakınında bir hipermarket keşfettik; Loblaws. Çok geniş bir mekandı. Etleri, sebzeleri, meyveleri, tertemiz temizlenmiş, ayıklanmış, raflarda göz alıyor. Orada yaşıyorsanız, al eve götür, hemen pişir, ye. Ama onun dışında orada yiyebileceğiniz, orada pişirilen ürünler de çok fazla. Hatta Suşileri gözünüzün önünde hazırlıyorlar. Pek aram olmasa da, seyretmesi pek keyifli..

İster orada ye, ister al eve götür deyince, ve aslında “Toronto’da Yeme-İçme” deyince, ilk akla gelmesi gereken yer St. Lawrence Market. “National Geographic” tarafından 2012 yılında “Dünyanın 1 numaralı yiyecek marketi” ilan edilmiş. İki katlı, kocaman. Farklı kültürlere ait yiyecekler çok dikkat çekiyor. “Yok yok” neredeyse. Hadi ıstakozlar, peynir çeşitleri neyse de, zeytin çeşitlerini, yaprak sarmayı görünce gözlerim yerinden fırlamıştı. Aslında orada yaşayanlar için güzel bir Pazar. Eve götürmek şart değil, orada da yiyebilirsiniz hazırlanmış yemekleri. Pazartesi günleri kapalı, Pazar günleri de Bit pazarı olarak hizmet veriyormuş mekan, henüz gitme fırsatım olmadı.

St. Lawrence Market, Toronto

St. Lawrence Market, Toronto

St. Lawrence Market, Toronto

St. Lawrence Market, Toronto

St. Lawrence Market, Toronto

Çin mahallesindeki manavlar da bana cazip geldi.. Al, götür, soy-ye, çeşit çeşit. Çok meyve tüketen bir insan olmasam da tropik meyveler cazip gelir bana.

Manav, Çin mahallesi, Toronto

“Yeme-içme” dedim, bir şey aklıma takıldı. Kızımla AGO’yu (Art Gallery of Ontario- Ontario Sanat Galerisi) gezerken, oturup dinlenelim, hafif bir şeyler yiyip-içelim dedik. Her zaman gördüğüm “Evian” marka su şişesi dikkatimi çekti; “Fransada Alplerden, doğal kaynak suyu” diye yazıyor üzerinde. Ne işi var Kanada’da? Biz zor geldik, sürekli su mu ithal ediyorlar? Bu kadar doğal güzellikleri, dağları, ormanları var, kaynakları olmaması mümkün mü? Bana ilginç geldi. Ne iştir bu? Bir bilen varsa, bana söylesin, zira benim aklım ermiyor...

“Evian” su, Toronto

   Gelelim “Kanada’ya özgü bir yiyecek veya içecek var mı?” sorusuna. Evet.  Var.

Size-bana ne kadar değişik ve farklı gelir bilemem ama Kanada’ya özgü bir yiyecek var söyleyebileceğim, adı “Poutine” (putin). Aslında Kanada’nın frankofon bir eyaleti olan Quebec orijinli bir yiyecek. Kızarmış patatese et suyu konarak ve üzerine küp doğranmış peynir eklenerek hazırlanıyor. Evet, bu. Bana göre pek özel değil, yine de denedim; Toronto’da olmasa da sonradan Montreal’de. Kızarmış patates sevenler ve yiyebilenler için...

“Poutine”, Kanada

     Kanada’ya özgü içecek deyince de, hemen söyleyeyim: “Icewine” dedikleri ödüllü şarapları geliyor aklıma. Aslında Toronto’nun da bulunduğu Ontario eyaletinin bir ürünü, çok da gurur duyuyorlar. Niagara şelaleleri gezimiz sırasında bu şarap fabrikalarından birine götürülmüştük, orada nasıl yapıldığı anlatıldı ve tadım fırsatımız oldu. Tatlı bir şarap, oldukça da pahalı. Dinlerken atlamışım herhalde, sonradan merak uyandı, neden “icewine”, buzla ne ilgisi var diye, araştırdım… Dalında donan üzümlerden yapılıyormuş; üzümün suyu donsa da diğer elemanlar ve şekeri yerinde kalırmış. Çok kritik bir evrede, zamanını geçirmeden toplanması gerekirmiş üzümlerin. Biraz meşakkatli bir iş yani, fiyatı yükselten de bu olsa gerek.

“Icewine” reklamı,  St. Lawrence Market, Toronto-Ontario, Kanada

Kanada’da asıl “Maple syrup”, yani “Akçaağaç şurubu” ünlü ve bol. Aslında Amerika’da da yaygın kullanılıyor ama, çoğu Kanada’da üretiliyor, anladığım kadarı ile.  Sıklıkla krep ya da “waffle” üzerine dökülerek tüketiliyor, tatlılarda şeker yerine kullanıldığını da biliyorum. Kanada’nın bayrağında yer alan çınar yaprağına benzeyen yaprak da aslında akçaağaç yaprağı.

Akçaağaç şurubu, hediyelik şişede, Kanada

Kahvaltıda ne yer, ne içerler derseniz; evlerini bilemem, ama dışarıdan anladığım kadarı ile Amerikan kahvaltı kültürü burada da yaygın. Omlet, sosis, domuz pastırması, waffle veya krep gibi hamur işleri, meyve, meyveli yoğurt, müsli, tahıl gevrekleri ilk aklıma gelenler. “Bagel” olarak adlandırılan simite benzeyen hamur işi, genellikle arasına peynir sürülerek yeniliyor. Bir de bizim yumurtalı ekmek olarak değerlendirebileceğimiz “French toast” var ki, akçaağaç şurubu dökülerek ve yanında meyve, tercihen orman meyveleri ile tüketiliyor. İçecek olarak da portakal suyu, kahve.. İsterseniz çay yok değil, ama o bizim tarzımızda peynir-zeytin sakın aramayın.

“French toast”, Akçaağaç şurubu ve çilek ile… Toronto

Evet. Neye dayanarak anlattım bunları; toplamda üç ziyaret, 36 gün kalmışlığıma dayanarak… Ve tabii ki, Toronto’da yaşayıp, söyleyecek çok sözü olanlardan özür dileyerek…

Aslında, Yeme-içme bahane, sohbet şahane. Toronto ile ilgili eksik kalanları sıkıştırayım bir yerlere dedim de, ondan vesile ettim bu yazıyı; “İçimde kalmasın” dedim yani…

Sabırla okuduğunuz için teşekkürler. Bir de mutfak önlüğü getirdim size Toronto’dan; “Never Trust a Skinny Cook” diyor; yani “Sıska aşçıya asla güvenme”… ?!? Bence, yine de “formunda” aşçılara güvenme ve beslenme alışkanlıklarımızı güncelleme zamanı…

Ağzınızın tadı hiç eksik olmasın hayatta. Hep sağlıcakla kalın J

 Indigo mağazası, Toronto

     DİLER COŞKUN
                                                                              …

Kanada ile ilgili diğer yazılarım;

TORONTO, TORONNO için lütfen tıklayınız

VANCOUVER; - “YİNE BEKLERİM” için lütfen tıklayınız

TORONTO KAZAN, BEN KEPÇE; Günlerden MAVİ BALİNA için lütfen tıklayınız

TORONTO KAZAN, BEN KEPÇE; Günlerden STRATFORD FESTİVALİ için lütfen tıklayınız

MONTREAL’DE SONBAHAR için lütfen tıklayınız 

KANADA’DA GEZELİM Mİ? NOVA SCOTİA’DA HEP BERABER… için lütfen tıklayınız                              

Keyifli Okumalar :)