Kanada gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kanada gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Ekim, 2025

KANADA’DA GEZELİM Mİ? NOVA SCOTİA’ DA HEP BERABER…

 



Altı yedi yıldır Kanada’dayım; fırsat buldukça yaşadığım şehri, bulunduğum eyaleti, mümkünse uzak yerleri gezmeyi seviyorum. Aslında benim için gezmenin anlamı biraz daha tanımak, biraz daha anlamak! Ve her gördüğümü, öğrendiğimi paylaşmanın da bir hobim olduğunu artık biliyorsunuz.

Var mısınız yine; Kanada’da gezelim mi?

Ama hatırlatayım, yüzölçümü olarak Dünyanın ikinci büyük ülkesi Kanada; öyle bir anda her yerini göremeyiz. Rotayı bu sefer ben Nova Scotia’ya çevirdim, sizin de kısmetinize şimdilik orası düştü!

Bu coğrafyaya uzak olanlar haklı olarak soracaklar: “Nova Scotia da neresi, nereden çıktı?”. Nova Scotia, Kanada’nın on eyaletinden birisi. Evet; Kanada, kuzeyinde yer alan kendileri büyük, nüfusları az üç bölge (“territory”) ve ayrıca on eyaletten oluşuyor. Bu eyaletlerden dördü Atlas Okyanusu kıyısında ve “Atlantik eyaletleri” olarak adlandırılıyor. Atlantik eyaletlerinden üçü aynı zamanda “Maritimes” (denizcilik) eyaletleri, ki Nova Scotia da bunlardan birisi; üstelik turistik olarak da çok şey vadediyor.

Nereyi gezdiğimize tam anlamıyla hâkim olmak için, önce Kanada’nın Dünya haritası üzerindeki yerini, sonra eyaletlerini ve bu eyaletler içinde de Nova Scotia’nın yerini gösteren haritaları paylaşayım sizlerle…

Kanada’nın Dünya haritası üzerindeki yeri (Maps of the world’den alıntı)

Kanada’nın siyasi haritası (Paintmaps’den alıntı)

Kanada’nın eyaletleri arasında Nova Scotia’nın yeri.


*

Tercihim bir tur şirketiyle gitmek! Ve burada turlar genellikle yazın olur. Ben de 2024 yılı, ağustos ayının sonu için rezervasyonumu yapıyorum. Beş günlük bir tur bu; ama ben başlangıç noktamıza bir gün önce gidip, bitiş noktasından da bir gün sonra ayrılacak şekilde yapıyorum planımı, yedi gün olarak yani. Evet, burada turu satın alırsınız ama varış ve dönüş size aittir; ister birkaç gün önce gidin, isterseniz bittikten sonra biraz daha kalın, keyif sizin!

“Nova Scotia” aslında Latince bir isim; “Yeni İskoçya” anlamında. Önden bahsettiğim ve haritalarda da görüldüğü gibi, Kanada’nın Güneydoğu kıyısında yer alıyor ve yüzölçümü olarak en küçük ikinci eyaleti. Nüfusu kabaca bir milyona yakın; ancak “Maritimes” içinde en büyük nüfusa sahip eyalet. Başkenti Halifax; eyalet nüfusunun yarısı burada yaşıyor.

Gezimiz Halifax’tan başlıyor… Benim öne ve sona eklediğim birer gün hariç, tur grubu ile iki gece Halifax, iki gece Baddeck ve bir gece de farklı bir Maritimes eyaleti, hatta Kanada’nın en küçük eyaleti olan Prens Edward Adası’nın başkenti Charlottetown’da kalınıyor ve tur da burada sonlanıyor.

Hadi bakalım; tadı damağımda kalmış, şu sıralar sık sık aklıma düşen ve gittikçe güzelleşecek olan bu tura, buyurun hep beraber…

*

Toronto’dan Halifax’a uçuş üç saat. Tur başlangıcından bir gün önce gitme amacım şehrin havasını önden şöyle bir solumak, kendi başıma gezmek, ön fikir edinmek. Ve bir de turun ertesi gün sabahtan başlayacak olması ve varışı son ana bırakıp, riske atmamak! Uçağımın rötarı ile ancak akşam üzeri varabiliyorum şehre. İlk gece kalmak için, tur grubuyla da kalacağımız oteli seçiyorum: “Hampton Inn by Hilton”. Geniş, rahat ve temiz odasına rağmen, akşam yemeği için kendi bünyesinde bir restoran işletmesi yok. Şehrin popüler yerlerinden “Waterfront”a (Okyanus kıyısı) yürüyorum, sadece on dakikada... Okyanusun girinti yaptığı bir boğaz kıyısı burası. Geniş bir meydan, deniz kıyısında yürüyüş yolu ve bol bol restoran ile kafe barındırıyor bünyesinde. Karşı kıyıda farklı bir şehir var; Dartmouth. Ama görsel olarak pek cazip bir görüntü vermiyor doğrusu.

Waterfront’ta aşağı yukarı biraz dolanıyor, akşam yemeği için gözüme bir yer kestirmeye çalışıyorum. Ve sonuçta, Doğu Akdeniz mutfağı olan “Darya” restoranda karar kılıyorum. Dışarıda, su kıyısında oturma şansı da var ama rüzgâr beni güzel dekorasyonlu içeriye yönlendiriyor. Seçtiğim et pek başarılı bir tercih olmasa da kıtır cipsleri bandığım, cömert bir porsiyon olan közlenmiş biberli- cevizli sosa (“roasted red pepper- wallnut dip”) bayılıyorum; bu da beni doyuruyor. Buraya yokuş aşağı on dakikada yürümüş olduğum halde, yokuş yukarı otele dönüş ise beni hafif zorluyor…

Güzel bir dinlenme sonrası ertesi gün başlayacak tura hazırım.

*

İLK GÜN, kahvaltı sonrası tur grubu ve rehberimiz ile buluşup, tanışıyor; gezi hakkında bilgileniyoruz. 12 kişilik bir grup bu; tüm seyahati yapacağımız araç da tam 12 yolcu kapasiteli. Yolculardan sadece ikisi erkek. Amerikalı bir anne-oğul, Kanadalı yaşlı bir çift dışında diğerleri yalnız seyahat eden kadınlar benim gibi; çoğu da Avrupa’dan gelmiş. Bu arada aynı zamanda şoförümüz olan rehberimiz de genç bir kadın. Koltuklardan kimisi tekli iken, kimisi iki, kimisi üç kişi yan yana oturacak düzende. Ve seyahat boyunca her sefer farklı koltuklarda, farklı kişilerle oturup, muhabbet etme, birbirimizi tanıma, deneyimlerimizi paylaşma şansı yakalıyoruz. Tabii yolculuk boyunca aracın içindeki kadın muhabbetini siz şimdiden düşünün artık!

Bugün gideceğimiz yer Peggy’s Cove. Bir balıkçı köyü burası ve deniz feneri ile ünlü.  

Deniz fenerine gitmeden önce hemen yakınındaki “Swissair 111 Anıtı”na (“Swissair 111 Memorial”) kısa bir ziyarette bulunuyoruz. Benim hafızamda bir yer yapmamış, ama 1998 yılında bu bölgede İsviçre Hava yollarının 111 sefer sayılı uçağı, içindeki 229 kişi ile okyanusa gömülmüş. Buraya değinmeden Halifax fotoğraflarını paylaştığımda bir arkadaşım, “Halifax deyince aklıma hep orada düşen uçak” geliyor diye yazmıştı. Ben de nasıl hatırladığına şaşırmış, bir yakını olup olmadığını sormuştum. Meğer İsviçre Havayolları, kazadan sonra ölenlerin yakınlarını sevdikleri ile vedalaşmaları için Halifax’a, buraya getirmiş. Yakınları oradaki kayalıklara oturup, uzun uzun okyanusa bakmışlar… “Gazetedeki resimler hala gözümün önünde” diyordu arkadaşım…

*

Bu kısa ziyaret sonrası aracımıza atlayıp, beş dakika mesafedeki deniz feneri yakınlarına park ediyoruz.

Nova Scotia’da 160'tan fazla tarihi deniz feneri varmış. 1915 yılında inşa edilmiş, kırmızı uçlu bu Peggy's Cove Deniz Feneri ise en bilineni, bir rivayete göre de Kanada’da fotoğraflara en fazla poz vereni imiş! Evet, ben de çok görmüştüm çeşitli fotoğraflar ve ressamların eserlerinde. Güzelliği sadece kendisinden değil, bulunduğu ortamdan da geliyor bence. Zira geniş bir alana yayılmış, üzerinde yürümeye imkân veren, dalgalarla şekillenmiş pürüzsüz iri granit kayalar oldukça güzel bir ön plan oluşturuyor.

Serbest zamanımız var; bu kayaların üzerinde yürüyerek, deniz fenerinin yakınlarına gidiyor, ayrıca bol bol fotoğraf çekme fırsatı buluyoruz. Yalnız kuru ve açık renkli kayaların üzerinden yürümemiz, ıslak ve koyu renkli kayalardan uzak durmamız sıkıca tembihleniyor. Sakin güneşli günlerde bile öngörülemeyen sert dalgaların, kayaların üzerine sıçrayarak sizi içine alma tehlikesi olduğu vurgulanıyor.

Yorulursanız kayaların üzeri de oturmak için müsait. Ya da yer yer serpiştirilmiş renkli koltuklar (Kanada’da bunlara Muskoka sandalyeleri- “Muskoka chairs”- deniyor, ki Muskoka da bir yer adıdır) sizi bekliyor. Yeme içme için de yöreye özgü yiyecekleri bulabileceğiniz yerler var.

Bir koruma alanı olarak belirlenmiş olsa da yıl boyu kabaca 30-35 olan nüfusu ile Peggy’s Cove’un halen aktif bir balıkçı köyü olduğunu öğreniyoruz.

Peggy’s Cove deniz feneri, Nova Scotia.

Peggy’s Cove deniz feneri, Nova Scotia.

Peggy’s Cove deniz feneri, Nova Scotia.

*

Gün içi program bu kadar. Akşam ise hep birlikte yemek için rehberimiz otelimize yakın “The Wooden Monkey” adlı restorana rezervasyon yaptırmış bile. Bu bize hem grupla biraz daha muhabbet hem de keyifli bir akşam yemeği fırsatı veriyor. Benim tercihim Nova Scotia Somonu yönünde, gayet de başarılı. Neden yazıyorum? Her ne kadar artık her an her yerde bilgiye, restoran önerilerine ulaşmak mümkün olsa da Kanada ya da Kuzey Amerika’da olup buraları ziyaret edecek olanların akıllarında benden de bir isim bulunsun diye. Yoksa yediğim içtiğim benim, gezip- gördüklerim sizin, malum!

*

İKİNCİ GÜN oldukça yoğun, yine Halifax’ın batısında Atlantik’in kıyısında birkaç durağımız ile epey gezip görmeli, öğrenmeli dolu dolu bir gün oluyor.

Tura Mahone Bay ziyareti ile başlıyoruz; kabaca bin nüfuslu bu yerleşim, adını bulunduğu körfezden alıyor (“Mahone Bay”: Mahone körfezi). Araçtan indiğimizde mis gibi bir hava, muhteşem bir manzara bizi karşılıyor. Taze havayı soluyor, 360 derece güzelliğe bakıyoruz. Kasabanın ünlü üç kilisesinin, evlerin ve ağaçların hem kendileri hem de durgun suya yansımaları oldukça fotojenik. Rehberimiz “Maritimes” hakkında bizi bilgilendiriyor.

Malum, Amerika kıtasındayız. Ve Amerika keşfedilmeden önce bu topraklarda yerlilerin yaşadığını biliyoruz. Biliyoruz bilmesine ama, ilk defa Güneydoğu Alaska ziyaretim sırasında ilgimi çekmişti oradaki yerlilerin yerlerinden, yurtlarından ve hayatlarından edilmeleri…

Maritimes’ta yaşayan yerliler “Mi’kmaq”lar. En az on, çeşitli kaynaklara göre de 13 bin yıldır buradalar. Kıta keşfedildikten sonra Avrupa’dan buraya ilk gelenler Fransızlar; kabaca 17. yüzyılda; Akadyalı (“Acadian”) deniyor onlara. Yerlilerle uyum halinde yaşıyorlar. Sonrasında İngilizler de geliyor. “Fransızlar gelir de İngilizler geri kalır mı?” diyordu kendisi de Fransız olan rehberimiz! İngilizler ne yerlileri ne de Fransızları barındırmak istiyor burada; bölgede hakimiyet kurma çabaları ise kendi lehlerine sonuçlanıyor.

Sonrası serbest gezme zamanı... Zaten az nüfuslu yerleşimde, resmî tatil gününe de denk gelindiği için dükkanlar kapalı, sokaklar tenha! İsteyenlerin kahve molası verebileceği bir yer vardı yine de…

Mahone Bay, Nova Scotia.

Mahone Bay, Nova Scotia.

Mahone Bay, Nova Scotia.


Mahone Bay sonrası eski bir balıkçı köyü olan “Blue Rocks”a gidiyoruz. Sanatçılar/ fotoğrafçılar için de popüler bir yermiş, ama o anda bizden başka da kimse yok! Sakin, huzurlu, yine fotojenik bir ortamda biraz daha temiz hava soluyoruz.

Blue Rocks, Nova Scotia.

Blue Rocks, Nova Scotia.

Blue Rocks, Nova Scotia.

Blue Rocks, Nova Scotia.

*

Ve ver elini Lunenburg!

Lunenburg, Kuzey Amerika’da UNESCO Dünya Miras alanı olarak belirlenmiş iki kentsel topluluktan biri.

Önce kendi kendimize gezme ve öğle yemeği fırsatı veriyor rehberimiz, tabii restoran önerileri ile. Ben “Shipwright Brewery”e gidip, pencere kenarında limanı yüksekten gören bir yer seçiyorum.

Atlantik kıyılarının olmazsa olmazı ıstakoz! Seyahatlerde karşıma defalarca ıstakoz yeme fırsatı çıktığı halde, hep farklı seçeneklere yönelmiştim. Ya o güzel renkli hayvanlara kıyamayışım, ya uğraşmak, elime yüzüme bulaştırmak istememe, ya da “keçinin bilmediği ot…” misali… Belki de hepsi! Bu sefer denemeye karar verip; liman manzaralı restoranda ıstakozlu sandviç (“lobster roll”) sipariş ederek, Atlantik mutfak kültürüne pratik bir giriş yapıyorum.

Istakozlu sandviç (“Lobster roll”) ve salata; Lunenburg, Nova Scotia.


Sonrasında lokal rehberimizin anlattığı akıcı hikayelerle zenginleşen, yürüyerek bir saatten fazla süren harika bir Lunenburg turumuz oluyor. Kasabanın neden- nasıl kurulduğunu öğrenirken, bakımlı, renkli binalardan bir kısmının eğlenceli hikayelerini dinliyoruz.

Bölgede malum yerliler ve Fransızlar var. İngilizler ise bölgede hakimiyet kurmak, nüfusu arttırmak istiyorlar. Bunun için Avrupa’dan insanları buraya çekmeleri, ikna etmeleri gerekiyor. Tek şartları var, o da gelecek kişilerin Protestan olması. Buraya ait parlak hikayelerle umut satıyorlar; Avrupa’da vergilerden bunalmış, farklı gelecek arayanlar hevesleniyor. Ama öyle anlatıldığı gibi bir hafta falan sürmüyor gemi yolculuğu; kimi ulaşabiliyor, kimi yollarda kalıyor. Gelenler Avrupa’da tarım yapmış, sadece o konuyu bilenler. Oysa burası okyanus kıyısı ve tarıma elverişli bir arazi de yok! Zamanla tekne yapmayı, balıkçılığı geliştiriyorlar…

Evet, 1853’te kurulmuş Lunenburg. Amaç bölgedeki Mi'kmaq ve Akadya Katoliklerini yerlerinden etmek, Protestanları Nova Scotia'ya yerleştirmek. Caddeler, sokaklar, binalar her şey önden planlanmış, yapılmış, kurulduğu günden sonra da değişmeden kalmış. Planlı İngiliz sömürge yerleşiminin en iyi ayakta kalan örneği olması nedeniyle de UNESCO listesine girmiş, 1995 yılında.

Lunenburg, Nova Scotia.

Lunenburg, Nova Scotia.

Lunenburg, Nova Scotia.

Lunenburg Akademisi (1894-95 yılında inşa edilmiş);Nova Scotia.

St. John’s Kilisesi; Lunenburg, Nova Scotia.

Limanda ayrıca Kanadalıların gururu “Bluenose II” yelkenlisini görüyoruz; yıllarca yelkenli yarışmalarını kazanmış orijinalinin replikası imiş bu. Kanada’nın gururu bu yelkenlinin resmini, Kanada 10 sent’inin arka yüzünde de görmek mümkün.

“Bluenose II” replikası (arkada), 
Kanada 10 cent’i arka yüzü (önde); 
Lunenburg, Nova Scotia.


*

“Lunenburg, Kuzey Amerika’da UNESCO Dünya Miras alanı olarak belirlenmiş iki kentsel topluluktan biri” demiştim. Peki ya diğeri? O da Kanada’da; Quebec (Kebek) şehri. Bunu da bilgi dağarcığımıza ekleyip, başka bir yazının konusu yapalım.

*

Kabaca bir saatlik yolculukla otele dönüş! Odada soluklanıp, yemek için yine Waterfront’a gidecekken, otelin hemen karşısındaki “Sip ‘n Dine” adlı Hint restoranının geniş camlarının gerisinden bana el sallandığını gördüm. Baktım gruptan üç arkadaş, gel gel diye el ediyorlar. Ortaya bir şeyler söyleyip, yemeye başlamışlar bile; beni de oturttular, ilave yemek eşliğinde muhabbet! Kadınlar böyledir, kaynaşması kolay! Menüde baharatlı sebze yemeği ve pilav vardı. Bu vejetaryen mutfak gayet hafif, güzel ve de iyi oldu. Sonrasında yine de Waterfront’a gitme kararımın arkasında durdum, çünkü burada yapılacaklar listemde ünlü “Cows” dondurmacısından dondurma almak vardı. Çok mu severim dondurmayı? Hayır, ama gelmeden methini duymuştum, bir şeyleri kaçırmış olma korkusuna kapılmamak için yemiştim.

*

Şehir olarak hep adı geçti, ama pek fazla bilgi vermediğimin farkındayım Halifax hakkında. Öncelikle Atlantik’te çok önemli bir liman kendi olageldiğini ve olduğunu vurgulayarak hakkını teslim edeyim, ancak görsel ya da turistik olarak fazla bir özelliği var gibi de gelmedi bana. Haksızlık da yapmak istemem açıkçası; bulunduğum otelin çevresinin hep gri binalarla dolu olması da o izlenimi yaratmış olabilir. Öte yandan tur programında da yoktu şehir gezisi. Araştırdığımda da kendi ilgimi çeken, “Ah şurayı da görsem!” dediğim bir yer olmadı. Hisar (“citadel”) vardı yıldız şeklinde, hem de otele yakın, yokuş yukarı olması cazip gelmedi. Waterfront’ta denizcilik müzesi (“Maritime museum of the Atlantic”) öneriliyordu, ona da zaman ayırmadım. Ancak, Waterfront’a kaç kere gittiğim halde, okyanusu soluma alıp kıyıda biraz daha yürüseymişim, “Gelibolu Anıtı”nı görecekmişim! Sonradan öğrendim ve işte bunu kaçırdığıma üzüldüm! Evet, Göçmen müzesinin bahçesinde yer alan bu granit anıt, buradaki Türk toplumunun girişimiyle hazırlanmış ve Çanakkale’de birbirlerine karşı savaşan Türk ve Kanadalı askerlerin ortak anısına yapılmış; 21 Mayıs 2016’da düzenlenen bir törenle de açılmış. Bir dahaki sefer görmek üzere aklıma yazarken, size de bir not olarak düşmek istedim.

*

ÜÇÜNCÜ GÜN, Halifax’tan ayrılma günüydü. İlk iki günde şehrin batısı, Atlantik kıyısını değerlendirmiştik. Ve buradan doğuya gidecek, gittikçe de yeni yeni güzelliklerle karşılaşacaktık…

Bugün Baddeck’e gideceğiz. Ancak yolda ilk durağımız. Milbrook Kültür ve Miras Merkezi (“Milbrook Cultural and Heritage Centre”). Mi’kMaq’lar hakkında daha fazla bilgilenme, müze ve mağazalarını gezme fırsatı bulduğumuz yer burası. Bir ailenin Üniversiteye gitmiş tek kişisi, genç bir Mi’kMaq kadın olan konuşmacısı, dört yaşında aileden zorla kopartılıp “yatılı okul”a götürülmüş ve 14 yaşında oradan kaçmış, ama sonrasında da bir ruh gibi yaşamış olan dedesinin hikayesini anlattı; ardından da merak edilen soruları yanıtladı…

Kanada’nın kanayan yarası bu! Bu coğrafyaya uzak olanların bile duyduğu, bildiği konu; Yatılı okullar (“Residential Schools”)! Geçmişte, hükümet ve kilisenin iş birliği ile yerli çocuklarının ailelerinden, evlerinden koparılıp, “asimile etme” başlığı altında toplandığı, her türlü aşağılamaya maruz bırakıldığı, dillerinin, kültürel değerlerinin yasaklandığı/ yok sayıldığı ve sonradan öğrendiğimiz her türlü suistimal ve tecavüzlere maruz kaldıkları okullar... Ve son yıllarda okulların bahçelerinde ortaya çıkarılan toplu mezarlar… Daha ne diyeyim!

Tabii ki şimdi bu hatalar anlaşılmış ve yaralar sarılmaya çalışılıyor. Benim de şahitlik ettiğim, 2021 yılında Kanada hükümeti 30 Eylül‘ü “Hakikat ve Uzlaşma günü” (“Truth and Reconciliation Day”) ilan etti. Dönemin başbakanının “Geçmişi değiştiremeyiz, bunu kabul ediyoruz! Şimdi uzlaşma zamanıdır, ileriye bakmak gerekir…” anlamında etkileyici bir konuşmasına şahitlik etmiştim. 30 Eylül ayrıca halk arasında “Turuncu Gömlek Günü” olarak da adlandırılır, ki ilk olarak 2013 yılında bir anma günü olarak kabul edilmiş bir gün bu. Okuduklarıma göre, turuncu gömleğin sembol olarak kullanılması, yatılı okula başladığı ilk gün kişisel kıyafetleri (yeni bir turuncu gömlek de dahil) elinden alınan ve bir daha geri verilmeyen kişinin anlattıklarından esinlenilerek oluşmuş.

Milbrook Kültür ve Miras Merkezi; Nova Scotia.

Milbrook Kültür ve Miras Merkezi; Nova Scotia.

Milbrook Kültür ve Miras Merkezi; Nova Scotia.

*

O günkü öğle yemeği Antigonish’te, rehberimizin önerilerinden biri olan “Brownstone” restoranda. Herkesin masadan memnun kalktığı başarılı yemekler… Zaman kısıtlıydı ancak geçerken gördüğüm kadarıyla eli yüzü düzgün bir kasaba idi Antigonish. St. Francis Xavier üniversitesine ev sahipliği yapıyor. Kahverengi, düzgün binalar, geniş kampüs. Ağzım sulanıyor üniversite görünce; hele kahverengi tuğla binalar ayrı bir zaafım…

Antigonish aynı zamanda İskoçya dışında, İskoçya’ya özgü yayla oyunlarının (“Highland Games”) en uzun zamandır yapıldığı yermiş. Ne de olsa “Yeni İskoçya”dayız!

Sahi buraya “Yeni İskoçya” dendiğini söyledim de neden öyle adlandırıldığına değinmedim. Yerliler, yani Mi’kMaq’lar “Mi’kMa’ki” derlermiş yaşadıkları bu topraklara. Sonradan gelen Fransızlar, “Akadya” (“Acadia”) demişler ki kendilerini Akadyalı (“Acadian”) olarak tanımlıyorlar. Daha sonra İngilizler gelmiş malum. 1621’de zamanın İskoçya Kralı VI. James, Sir William Alexander’a bu toprakları vermiş. O da aldığı bu topraklara “Yeni İskoçya” demiş; resmi tüzük Latince olunca da isim “Nova Scotia” olmuş… Tabii bu isim, ilk yerleşimcilerin kökenlerini de yansıtıyor. Ayrıca İskoçların yüzyıllardır Nova Scotia kültürünü etkilemekte olduklarını ve eyaletteki en büyük etnik grubu oluşturduklarını da buraya iliştireyim.

*

Nova Scotia’nın doğusu, Cape Breton adasından oluşuyor. Güzel manzaralar sunan yolları olduğunu, hatta sunduğu renk cümbüşü ile Kanada’da sonbaharının en güzel gözlemlenen yerlerinden biri olduğunu okumuştum birkaç yıl önce. Gideceğimiz Baddeck de Cape Breton adasında. Üstelik Graham Bell’in yazlık evinin de Baddect’te olduğunu öğrenmek çok heyecanlandırmıştı beni…

Ve sürpriz! Baddeck’te direk olarak Graham Bell müzesine gidiyoruz. Müze, harika bir konumda, Graham Bell Ulusal tarih alanı içinde yer almakta. Gölü (“Bras d’or lake”) yukarıdan gören, kocaman yemyeşil bir park burası.

Aslen İskoçyalı olan ve sağırlara “visible speech” (görünür konuşma) eğitimi veren Graham Bell, Amerika’da telefonu keşfettikten sonra zengin oluyor. İskoçya’ya benzettiği buraları çok beğenip, Baddeck’te yazlık ev alıyor. Hayatının önemli bir kısmını burada geçirip, çalışmalarını da burada sürdürüyor. Eşi Madlen de kendinden on yaş küçük bir hastası. Âşık olup evleniyorlar. Akıllı, düzgün, vizyoner bir kadın, buralara epey katkısı oluyor. Bell ise meraklı, denemeyi seven bir insan. Kanada’da ilk uçağı yapan kişi aynı zamanda.

Graham Bell müzesi; Baddeck, Nova Scotia.

Graham Bell müzesi; Baddeck, Nova Scotia.

Graham Bell müzesi; Baddeck, Nova Scotia.

Graham Bell müzesi bahçesinden manzara; Baddeck, Nova Scotia.

Graham Bell; Graham Bell Müzesi, Baddeck, Nova Scotia.

Graham Bell’in eşi Madlen; Graham Bell Müzesi;
Baddeck, Nova Scotia.

Sizinki hangisi? Graham Bell Müzesi; Baddeck, Nova Scotia.

*

Baddeck çok güzel bir köy. Motelimiz ve odalar sıradan; Ceilidh kır evi (“Ceilidh Country Lodge”). İngilizce biliyorum diyenleri de zorlayacak bir durum, “Ceilidh”, “keyli” diye okunurmuş; İskoçya- İrlanda dansı, aynı zamanda bir geleneği yansıtıyormuş. Babası İskoç olan tur arkadaşımdan öğrendim, nasıl okunduğunu sorunca; zira bu, Fransız rehberimiz ve Türk olan bendeniz için zor bir durumdu! Akşam yemeğimiz grupça şirketten; “Inverary Resort” bahçesindeki “Lakeside Restaurant”da muhteşem manzara eşliğinde güzel bir akşam yemeği. Kaldığımız kır evi sıradan demiştim; buranın köy olmasından ve genel olarak işletmelerin böyle olmasından dolayı olduğunu düşünsem de kendim tekrar gelecek olsam, “Inverary Resort”u gözüme kestirdiğimi de buraya ekleyeyim.

“Ceilidh Country Lodge”; Baddeck, Nova Scotia.

*

DÖRDÜNCÜ GÜN, Cape Breton adası ulusal parkı içinde yürüyüş günü. Tabii bunun için aracımızla “Cabot trail” olarak adlandırılan Cape Breton adasının ana yolları üzerinde seyrediyoruz. Sağım-solum, önüm-arkam ya yeşil ya mavi. İşte sonbaharda renk cümbüşü sunacak ünlü güzergahlardan birisi burası. Milli park içinde çeşitli yürüyüş yolları varmış, ancak biz onlardan en popüler olanı, “Skyline trail” yakınlarına park ediyoruz. Yürüyüş için kısa veya uzun tercihler var. Biz grubun yarısı uzun yolu tercih ediyoruz. Yeşillik, sonra okyanus, sonra yeşillik; biraz yorucu olsa da keyifli bir yürüyüş, ancak sunduklarında benim için olağan dışı bir şey yok! Sonradan ahşap basamaklarla inilen- çıkılan ve kısa güzergâh içinde de yer alan bölüm ise sunduğu geniş manzarası ile çok daha güzel, keyifli ve özgün…

Cape Breton adası; Nova Scotia.

Yürüyüşe kısa mola; Skyline trail”, Cape Breton adası; Nova Scotia.

“Skyline trail”, Cape Breton adası; Nova Scotia.

*

Yürüyüş bitmiş, karınlar acıkmıştı. Sıra aracımıza atlayıp, piknik alanına gitmeye gelmişti. Piknik malzemelerimiz ise bir gece önce sevgili şoförümüz- rehberimiz tarafından alınmıştı; kendi elleriyle hindili sandviçler hazırlamış, ayrıca salata, cips, humus, meyve, meyve sularını eksik etmemişti. Pek keyifle yedik. Ah bir de çay olsaydı!

Aracımıza atlayıp “Cabot trail” boyunca ilerlemeye devam etmiş, Atlas Okyanusu kıyısına inmiştik. Denize girme imkânı olsa da bunun için hazırlıklı değildik, ancak uzun yürüyüş sonrası çıplak ayakla kumların üzerinde yürümek ve suda ayaklarımızı serinletmek iyi gelmişti.

Cape Breton Adası, Atlas Okyanusu kıyısı; Nova Scotia.

*

Yürüyüş, piknik, deniz kıyısı derken, yanılmıyorsam ayrıca dört saatlik bir sürüştü gün içi toplamda ve oldukça yorgun döndük Baddeck’e. Akşam yemeğinde ise, yine rehberimizin önerdiği restoran “Freight Shed”, göl kıyısı konumu ve yemekleriyle oldukça başarılıydı…

“Bras d’or lake”; Baddeck, Nova Scotia.

*

BEŞİNCİ GÜN, Nova Scotia’dan ayrılma günüydü. Kanada’nın mini mini eyaleti Prens Edward Adası’nın başkenti Charlottetown’a gidiliyor, biraz serbest zaman sonrası, akşam şirketin veda yemeği ile turun bu kısmı sonlanıyordu.

İsteyenler için bu turun ikinci bölümü de vardı; Prens Edward Adası ve New Brunswick’i içine alan, bu şekilde tüm “Maritimes” eyaletlerini kapsayan... Ben nedense (ki aslında o anki nedenlerimi biliyorum), bu ikinci kısmı almayanlardandım. Bir gün daha Charlottetown’da kalır, yarım günlük lokal bir turla adayı tamamlarım diye düşünmüştüm. Yaptım mı o yarım günlük turu? Evet, yaptım. Yetti mi? Hayır, yetmedi; sadece fikir verdi. Daha detaylı gezilmeyi hak ediyordu burası. Ve aradan bir yıl geçmeden, turun ikinci kısmı da yapıldı tarafımdan ve “İyi ki”lerim arasına girdi.

İlk fırsatta sizleri de götüreceğim. Kanada’nın mini mini eyaleti Prens Edward Adası gezisinde buluşmak, daha sonra da New Brunswick’in sunduklarını yaşamak üzere şimdilik hoşça kalın, sağlıcakla kalın!

*

Kanada ile ilgili diğer yazılarım;

TORONTO, TORONNO için lütfen tıklayınız

TORONTO’DA YEME-İÇME için lütfen tıklayınız

TORONTO KAZAN, BEN KEPÇE; Günlerden MAVİ BALİNA için lütfen tıklayınız

TORONTO KAZAN, BEN KEPÇE; Günlerden STRATFORD FESTİVALİ için lütfen tıklayınız

VANCOUVER; - “YİNE BEKLERİM” için lütfen tıklayınız

MONTREAL’DE SONBAHAR için lütfen tıklayınız


DİLER COŞKUN



17 Kasım, 2018

MONTRÉAL’ DE SONBAHAR


Daha önce ziyaret ettiğim bir şehirdi Montréal. Ancak daha uzun soluklu gelip de, haftaları geride bıraktığım şu günlerde, daha detaylı bilgilere sahip olmaya, daha iyi algılamaya, sevmeye, ve hatta saymaya başladım Montréal’i.

Ekim ayının ilk haftasıydı gelişimiz. Herkesin olduğu gibi ilk gittiğimiz yer oldu Eski Montréal (Vieux Montréal). 1642’de kurulmuş şehir, ve ilk kurulduğu yer öyle güzel korunmuş ki, hem burada yaşayanların, hem de turistlerin en fazla uğradıkları yer haline gelmiş.

Detaylı gezmeyi önümüzdeki uzun zamana bırakıp, kuşbakışı görmeye yönlendik şehri. Hemen oracıktaki Eski limanda (“Vieux port”), St. Lawrence nehrinin kıyısında yer alan Dönme Dolap (“La Grande Roue de Montréal”) sayesinde yaptık bu işi. Şehre ve şehrin sunduğu sonbahara daha ilk bakıştı bu!

Dönme dolap; Montréal, Québec, Kanada

Dönme dolaptan; Montréal, Québec, Kanada

St. Lawrence nehri kıyısı; Montréal, Québec, Kanada


Biz kuşbakışı gördük ilk etapta, size de birkaç kaba bilgi sunayım başlangıçta…

Etrafını nehirlerin çevrelediği bir ada üzerine kurulmuş Montréal. Hemen şehir merkezine yakın nehir, az önce de adı geçen St. Lawrence nehri. Bir ucu Ontario gölünde, diğer ucu Atlas Okyanusunda olan bir nehir bu; yani Büyük gölleri Atlas Okyanusuna bağlayan…

Adını, hemen göbeğinde yer alan tepe olan “Mount Royal” den almış Montréal. Kanada’nın ikinci, Québec eyaletinin ise en büyük şehri. Resmi dili Fransızca olan bir eyalet Québec; yanılmıyorsam da tek frankofon eyalet Kanada’da. Dolayısı ile de Fransızca konuşulan, ama hemen herkesin İngilizce de bildiği bir şehir Montréal.

Her fırsatta ayrı bir yerini görmeye karar verdik şehrin; Montréal kazan, biz kepçe yani… Ve, fonda da Sonbahar! Paylaşmasam olmaz! Buyurun; gezdiklerim, gördüklerim, arada hislerim ve en sonunda da izlenimlerim…

*

Botanik Parkı  (“Jardin Botanique de Montréal”)

İlk gittiğimiz yer oldu Botanik Parkı. Hafif yağmur, henüz alışmaya başlamadığımız soğuğa rağmen, metro ile yakınlarına kadar ulaşıp, yönlendirme tabelası ile parkı kolayca bulmuş olmak pek hoşumuza gitti doğrusu. Daha girişte, yeşillerin arasına serpiştirilmiş balkabakları da pek hoş duruyordu. Mevsim itibarı ile bol bol balkabağı görmeye devam edecek, zaman içinde de balkabaklarının bu mevsim güzel bir dekorasyon aracı olduğunu kavrayacaktık…

Botanik Parkı; Montréal, Québec, Kanada

Botanik Parkı; Montréal, Québec, Kanada


Biraz açıkta yağmurda yürüdükten sonra seraları gezmeye yönlendik. Seranın girişindeki farklı form ve renklerdeki kabakları görmek de hem şaşırtıcı, hem eğlenceliydi.

Kaç çeşit kabak bilirdiniz? Botanik Parkı; Montréal, Québec, Kanada


Serada; bir bölümde kısmen aşina olduğumuz kaktüsler, sukulentler; bir başka bölümde, kimini önceden gördüğümüz, kimine ise ilk defa rastladığımız çiçek türleri yer alıyordu. Yaşları 20 ila 95 arasında değişen Bonzailere bayıldık.


Botanik Parkı; Montréal, Québec, Kanada

Botanik Parkı; Montréal, Québec, Kanada

45 yaşındaki Bonzai; Montréal, Québec, Kanada


Bir bölümde “Kabak dekorasyonu” yarışmasında yer alan eserler sergileniyor, bunlara da Tatlı Cadı “Esmeralda” bekçilik ediyordu.

Botanik Parkı; Montréal, Québec, Kanada

Cadılar; Botanik Parkı, Montréal, Québec, Kanada

Kabak dekorasyonu yarışması favorim; Botanik Parkı; Montréal, Québec, Kanada


İşe yarayan bitkiler bölümünden aklımda kalanlar ise papaya, kakao, karabiber, tarçın, pirinç... Bunların çoğunu yakından, pirinç tarlalarını da uzaktan görmüşlüğüm vardı önceden, Uzak Doğu’da; ama pirinci dalında görmek bir ilkti benim için.

Pirinç bitkisi; Botanik Parkı; Montréal, Québec, Kanada


Botanik parkındaki “Işık Bahçeleri”ni görmek üzere akşam olmasını beklerken, kafeteryada birşeyler atıştırıp, dinlenmeye karar verdik. Yağmur yağıyordu, hafif kasvetliydi hava; kapalı alandaydık, ama kafeteryanın hemen dışında bir bahçe, ortada bir şadırvan, etrafında ferforje masa ve sandalyeler, ve sanki bir de çinilerle bezenmiş sütunlar görüyordum. Ne kadar da İznik çinilerine benziyorlardı! Evet, özlem var ama, hayal görecek kadar da uzun süre uzak kalmamıştım memleketten! Çiseleyen yağmurda merakımı gidermek, yakından görmek üzere çıktım dışarıya. Evet, İznik çinileri! Yine bir İznik çinisi üzerine yerleştirilmiş panoda yazılanlar da doğruluyordu beni.  İngilizce adı “Garden of Peace”, Fransızcası “Le  Jardin de la Paix” idi bu bahçenin, Türkçeye “Barış Bahçesi”, ya da “Huzur Bahçesi” olarak çevirebileceğiniz; benim ise temennim ikisinden de yana olduğu için “Barış ve Huzur Bahçesi” diyeceğim…

Panoda, İznik çinilerinin buraya Türkiye florasını getirdiği, değişen Montréal havasına rağmen,  çiçeklerinin hep açık kaldığı dile getiriliyor; devamında ise İznik çinileri, Türklerde lale çiçeği hakkında bilgiler veriliyordu. En sonunda bu bahçenin Montréal Belediye Başkanlığı, Montréal’deki Türk Topluluğu, Türkiye İznik Seramik Vakfı katkılarıyla gerçekleştirilmiş olduğunu ve 18 Mayıs 2000 tarihinde açıldığını okuyordum.

Sonbahar güzel bir fon oluşturmuştu bu güzel bahçeye, ama ben ilkbaharda da gelip, uzun uzun oturup, keyifle ve gururla tadını çıkarmayı planlayarak döndüm kafeteryaya...

“Barış ve Huzur Bahçesi”, Botanik Parkı; Montréal, Québec, Kanada

“Barış ve Huzur Bahçesi”, Botanik Parkı; Montréal, Québec, Kanada


Botanik parkındaki Işık bahçeleri ("Jardins de Lumiere"), Ekim ayının sonuna kadar yer alacak bir sergiydi, bu mevsime özgüydü. Beklemediğim kadar keyifli ve de zengindi. Çin Bahçeleri bölümündeki gölet üzerinde ve çevresinde yer alan, bir çoğu balıkçılık temalı ışıktan oluşturulmuş heykeller... Balık tutmanın neredeyse her çeşidinin sergilendiği neşeli bir ortamdı diyebilirim.

Işık Bahçeleri, Botanik Parkı; Montréal, Québec, Kanada

Işık Bahçeleri, Botanik Parkı; Montréal, Québec, Kanada


Detaylı gezdiğimiz ilk yer olmuştu Botanik parkı Montréal’de, beni en çok sunduğu sonbahar, kabak çeşitleri ve “Barış ve Huzur Bahçesi” ile etkileyen...

*


"Mount Royal"

Bir sonraki gezi alanımız ise şehre de adını veren tepe olan, ama burada “dağ” olarak anılan “Mount Royal” oldu; şehrin göbeğinde, yürüyerek gidip dönebileceğiniz, hatta günlük yürüyüşünüzü yapabileceğiniz, ama ilk gün bunu bilmeden taksi ile gittiğimiz… Varış noktamız tepedeki “Kunduz Gölü” idi. Fransızca adı ile “Lac aux Castors”, İngilizce “Beaver Lake”. Nasıl bir Sonbaharla çevrelendiğimi anlatmam çok zor! Yeşil, sarı, turuncu, pembe, kırmızıya kadar değişen ve sizi 360 derece saran bir tuval… Geçenlerde bir arkadaşımın sonbahar fotoğrafları paylaşımında yer alıyordu şu cümle: “Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim!”. Bir an “Ne kadar da doğru!” diyesim geldi, ama kısa sürede kendime geldim. Her birinin kendine özgü güzellikleri olan ve bizlere de yaşatan diğer mevsimlere haksızlık olacaktı bu. Ama sonbahar da güzeldi işte, hele burada! Ve nedense gençliğimi, daha çok da çocukluğumu ve hayatımın ilk otuz yılını geçirdiğim Ankara’yı hatırlattı bana. O günlere ışınlandım. Gençleştim. Çocuklaştım. İstanbul’da böyle sonbahar mı olmuyordu; yoksa koşturmaca, hep birşeylere yetişmece içinde, ben mi ıskalamıştım İstanbul’un sonbaharını? Bilemedim! Çocukluğumdaydım, ilkokul yıllarımda. Kurtuluş Parkı yakınlarındaki evimiz ve okulum. Çok sık gelirdi sonbahar teması benim resimlerime; en çabuk biten boyalarımdı kahverengi, yeşil, sarı, turuncu. Sadece resimlerimde değil, o dönemin modası örgü kazakların yünleri de o renklerde olur ve o renkler yer alırdı önceliği hayatımda. Bu yaşımda keşfediyor, veya belki de hatırlıyordum sonbaharın beni ne kadar etkilemiş, ama yıllar içinde unutulmuş olduğunu. Montréal hatırlattı. Ama Montréal’in sunduğu ekstra bir güzellik daha vardı başka yerde görmediğim, bu mevsimde pembe- kırmızı renk alan akçaağaç yaprakları…

“Mount Royal”; Montréal, Québec, Kanada


“Mount Royal”; Montréal, Québec, Kanada

Akçaağaçlar; “Mount Royal”; Montréal, Québec, Kanada

Sarı sonbahar; “Kunduz gölü”, “Mount Royal”; Montréal, Québec, Kanada


*

Sainte-Catherine Caddesi ve Pasajlar

Doğa güzeldi. Şehrin içinde doğa olması da pek güzeldi. Öyle büyük, yeni yapılmış ya da yapılmakta olan AVM’ler yoktu şehirde. Alışveriş konusunda en ünlü yer, Sainte-Catherine Caddesi. Bütün ünlü- ünsüz mağazalar ve markalar bu caddedeki binalara yerleşmiş, ya da bu caddeden girdiğiniz pasajlarda yer alıyordu.

İşte bu pasajlarda gezindim bir gün; deri çantalar, kuyumcular, şallar… İnanmıyorum, yine Ankara, yine çocukluğum, yine gençliğim! Bir hassasiyet durumları var şu günlerde; neler biriktirdimse içimde, gözyaşları olarak aktı yürüdükçe… Özlediğim memleket mi? Yok, yok! Daha bir hafta oldu. Özlediğim çocukluğum, gençliğim. İşte o, çook zaman önceydi! Yine Montréal hatırlattı.

*

Yer altı şehri; Reso

Montréal’de yerin altında bir şehir daha var, biliyor musunuz? Hem de tam 33 km uzunluğunda. Az önce bahsettiğim pasajlar da orada. Özellikle kışın daha çok kullanılan, sert hava koşullarında açıktan değil de yerin altından gidebileceğiniz, her ihtiyacınızı görüp, alış-veriş yapabileceğiniz, restoranları, café’leri ile bir yer altı şehri ve tam 12 metro istasyonu ile bağlantılı bir yaşam alanı. Reso (“Reseau”) deniyor buraya, “ağ” anlamında. Gücüm yettiğince dolandım oralarda, tanımak ve kışa hazırlık olsun diye. Öyle yerin altında duygusu da yaşatmıyor insana, çoğu geniş, ferah ve tabii ki aydınlık.

Metro ve yer altı şehrine giriş tabelası; Montréal, Québec, Kanada


*

Adalar

Montréal bir ada demiştim, ama bu adanın doğusunda hemen şehir merkezine yakın iki ünlü adası daha var; Sainte-Helene adası (Île Sainte-Helene) ve Notre Dame adası (Île Notre Dame). Bunlardan Sainte-Helene adası doğal iken, yanındaki Notre Dame adası metro yapımı sırasında çıkan kaya ve topraklarla, nehir doldurularak oluşturulmuş.

Bu adalarda, Montréal’in dikkat çekici bazı yapıları da yer almakta. Bunlardan birisi Biosphère, diğeri Montréal Casino’su (“Casino de Montréal”). Ayrıca yazın değerlendirilebilecek olan “La Ronde” adlı eğlence parkı ile “Grand Prix” pistine de ev sahipliği yapıyor adalar. Her iki adayı kaplayan park ise, Jean Drapeau Parkı.

Peki kim bu Jean Drapeau? 1919- 1999 yılları arasında yaşamış, Montréal’in vizyoner Belediye Başkanı. Yaklaşık yirmi yıl kadar hizmet etmiş Montréal’e. Şehirde metro sisteminin kurulması, yer altı şehrinin yapımı onun dönemine rastlıyor. Ayrıca Montréal’de Expo ’67 Dünya Fuarınının ve 1976 Yaz olimpiyatlarının düzenlenmesini sağlayan kişi; ki 1976 Yaz Olimpiyatları, Kanada’da düzenlenmiş tek yaz olimpiyatı olma ünvanını halen koruyor.

Şimdilik bu adalarda ziyaret ettiğimiz iki yer oldu. Biosphère ve Montréal Casino’su.

Biosphère, ilginç bir yapı; demir çubuklarla oluşturulmuş bir küre, uzun uzun anlatmayayım da fotoğrafını ekleyeyim aşağıya. Expo ‘67’de Amerikan pavyonu imiş. Kar fırtınalarına, yangına direnmiş bu yapı, artık “Çevre müzesi” olarak görev yapıyor. Hava, su, iklim değişikliği, enerji, yenilenebilir enerji gibi belli çevre konularına ağırlık vermiş olduğunu gördük ziyaretimizde.

Biosphère; Montréal, Québec, Kanada


Montréal Casino’su ise, nehir doldurularak yapılan ada üzerine inşa edilmiş. Burası da Expo ‘67’de Fransız pavyonu imiş. Casino’ya toplu taşımla gitmek mümkün; metrodan Jean Drapeau istasyonunda iniyor, hemen oracıkta sizi bekleyen 777 No’lu otobüse biniyorsunuz; evet, 7-7-7, ve beş-on dakikaya Casino’dasınız. Uzaktan heybetli, güzel bir yapı; 3000 slot makinası, 120 oyun masası ile de iddialı, ama seri üretim yapılan bir fabrikayı anımsattı bana, kocaman bir fabrika; kaybolmak ya da kendinizi kaybetmek için de birebir. Aman dikkat !

Casino de Montréal; Montréal, Québec, Kanada


*

Köylü Pazarları

Daha  gelmeden başlamıştım Montréal hakkında kitaplar okumaya. Ve aklıma koymuştum buradaki Köylü pazarlarını (“Farmer’s market”) gezmeyi.

İlk gittiğim, “Marché Atwater” (“Atwater” Pazarı) oldu.  Girişte yine kabaklar, yine güzel bir “hoşgeldin”. Bölgede yetiştirilmiş taptaze mevsim sebze ve meyvelerini görüyordum gezdikçe, hem de birinci elden. Güzel bir balıkçısı ve muhteşem bir pastanesi-fırını vardı. Ekim ayının bitmesiyle, kabaklar ortamdan ayrılmış olsa da, diğerleri sık sık gitmem için yeterli nedenlerdi benim için. Ama bu kadar değildi, bol bol et ve peynir çeşitleri de sunuyordu pazar meraklısına.

Bir de “Marché Jean-Talon” (“Jean Talon” Pazarı) var, çok daha büyük. Oraya bir kere gittim. Ama diğerini daha çok sevdim nedense; eve yakın, fazla dolanmadan her istediğimi bulabildiğim ve simit niyetine bol susamlı baget alabildiğim.

Marché at Water; Montréal, Québec, Kanada

Mevsim sebzeleri, Marché at Water; Montréal, Québec, Kanada

Orman meyveleri, Marché at Water; Montréal, Québec, Kanada

Mevsim meyvesi kızılcıklar, Marché at Water; Montréal, Québec, Kanada


*

“Amphibus” (Karada ve Suda)

Ekim ayının sonlarına geliyorduk, seferleri bitmeden bir de “Amphibus” denememiz oldu. Çeşitli şehirlerde görmüşlüğüm olan, ama hiç binmediğim bir otobüs türü “amphibus”; adı üzerinde hem karada, hem suda gidebiliyor. Çok keyifli bir tur oldu. Yarım saat Eski Montréal’de dolanıp bilgilendikten sonra, yarım saat de nehirde dolanmak ve şehri nehirden görme fırsatı yarattı bize. Rehberimizin komik anlatımları da ayrı bir renk kattı tura.

“Amphibus”; Montréal; Québec, Kanada

“Amphibus”; Montréal; Québec, Kanada


*

İzlenimler

Botanik parkı, Mount Royal ile güzel bir başlangıç yapmıştık şehirde. Sık sık gittik eski Montréal’e. Defalarca dolandım Sainte-Catherine caddesinde ve pasajlarda. Kim bilir kaç kere alış-veriş yaptım köylü pazarından. Hep ayrı restoranlar, yemekler denedik Montréal mutfağını tanıma adına. Ne kadar çok tarihi binanın önünden geçtik, geceleri de pek güzel aydınlatılan, ama henüz tane tane gezemediğim, içlerini  göremediğim...

Sadece tarihi yapılar değil, müzelerin çoğuna da gitmedim henüz. Bir sanat şehrindeyiz aslında. Önüm-arkam, sağım-solum sanat. Sığdıramayacaktım sonbahara, kış uykusuna yatırmaya karar vererek, ilkbahara planladım hepsini; doya doya, sindire sindire…

Hiç Kuzey Amerika gibi gelmiyor burası bana, bayağı Avrupa gibi. Para birimi olarak dolar kullanılmasını bile yadırgıyorum çoğu zaman. Daha önce çok sık bulunduğum Toronto’dan bahsederken “Kanada’da şöyle idi, böyle idi…” derken yakalıyorum kendimi sık sık, sanki Toronto Kanada da, Montréal değilmiş gibi. Bende yarattığı his bu; Avrupa. Ama bu Fransa, İsviçre, Belçika olabilir; sakın İngiltere gelmesin aklınıza! Zira Fransızca konusunda çok iddialılar. Hemen herkes İngilizce bilse, konuşsa, dilenci bile iki dilde dilenebilse dahi, resmi dil Fransızca burada. Kanada federasyonunun resmi dili hem İngilizce, hem Fransızca olmasına rağmen, Québec eyaletinin resmi dili sadece Fransızca. Montréal’de Resmi dairelerde herkes sizinle İngilizce konuşur ihtiyaç varsa, ama tüm afiş ve yönlendirmeler sadece Fransızcadır, “Québec’te Fransızca konuşulur” afişi dahil!

1,9 milyon nüfusa sahip Montréal şehri, çevresiyle birlikte kabaca 4 milyon. Nüfusun % 14’ü Anglofonmuş, yani anadili İngilizce olanlar. %19’ unun anadili ise ne İngilizce, ne Fransızca, “Allofon” (“Allophone”) deniyormuş onlara da, yeni öğrendim. Geri kalanı ise malum; Frankofon.

İlk Fransızlar gelmiş 17. yüzyılda Kuzey Amerika’nın bu bölgesine, yani Québec’e. İskoçlar, İrlandalılar, İngilizler takip emiş onları.  18. yüzyılda gelen İngilizler epey baskı uygulamış Fransızlara; dillerini kullanmaları bile problemmiş bir dönem anladığım kadarıyla. Sonra bir denge tuttursalar da, 1945’ lerden  sonra bilim, ticaret ve sanatta yarattıkları fark ile öne çıkmış Fransızlar ve “sessiz devrim” demişler buna.  Şimdi ise ödün vermiyorlar dillerinden, kültürlerinden...

“Şehri sevmeye, saymaya başladım” demiştim başlangıçta. Bunda en büyük etmenlerden bir tanesi belki de bu Avrupa havası, eski dokunun, yapıların korunmasına gösterilen özen, kaybolmamış şıklık, zerafet. 2006 yılında UNESCO da böyle düşünmüş ve “Tasarım şehri” (“City of design”) demiş Montréal’e..

Yeni yapılarla da bozulmamış doku. Metro kazısında çıkan kaya ve topraklarla kimin aklına gelir yeni bir ada oluşturmak, üzerine park yapmak ve Expo ‘67 Dünya fuarı için Fransız pavyonunu oraya inşa etmek ve daha sonra da Casino olarak kullanmak ?

Henüz çok uzun tecrübem olmasa da toplu taşım, daha doğrusu metro ile ulaşabilmek de çok güzeldi istediğimiz bir çok yere. Ferah, güzel, ve sanatsal metro istasyonları da etkiledi beni. Yerin altında bir şehir olması da.

Şehir ve yeşil alanın iç içe olması ayrı bir faktör; doğaya verilen değer de. Yeşil alan katledilmemiş, korunmuş, değeri bilinmekte. Çevre müzesinden aldığım bir kitapçıkta, ki müzeye gelen öğrenciler için hazırlanmış olduğunu eve gelince fark ettim, şöyle yazıyordu: “Etrafınızda sincaplar görüyorsanız, sağlıklı bir doğadasınız demektir”. Evet, sağlıklı bir doğadaydık, hem de çok.

Kasım ayı itibarı ile dekor hızla değişmeye başladı. Önce Eski Montréal’de, meydandaki restoranların bahçe bölümlerinin kalkmış olduğunu gördük. Köylü pazarında artık kabak bolluğu yoktu. Tüm dekorasyonlardan da kalkmıştı kabaklar. Çarşılarda, caddelerde yavaş yavaş bir Noel’e giriş, kar taneli gece ışıklandırmalarına geçildi. Ağaçların çoğu yaprakları ise zaten çoktan gitmişti… Ve artık hava sıcaklığında eksi dereceler kendini göstermeye, hatta kar taneleri gökten düşmeye başladı diye yazıyordum ki… Bembeyaz oldu şehir!

Biz mi ucundan yakaladık emin değilim, ama kısa olurmuş Montréal’de sonbahar; sadece sonbahar değil, ilkbahar da. Birkaç aylarını kış mevsimine hibe ettiklerinden olsa gerek! Feci olurmuş burada kış!

Evet. Montréal sonbaharı bitirdi, ben de yazımı... Bakalım kaç mevsim daha göreceğiz? Bir sonraki buluşmamıza kadar sağlıcakla kalın. Dışarıda havalar nasıl olursa olsun, içleriniz ve yuvanız hep sımsıcak olsun, sımsıcak kalsın. Sevgiyle…

*

Kanada ile ilgili diğer yazılarım;

TORONTO, TORONNO için lütfen tıklayınız

TORONTO’DA YEME-İÇME için lütfen tıklayınız

TORONTO KAZAN, BEN KEPÇE; Günlerden MAVİ BALİNA için lütfen tıklayınız

TORONTO KAZAN, BEN KEPÇE; Günlerden STRATFORD FESTİVALİ için lütfen tıklayınız

VANCOUVER; -“YİNE BEKLERİM” için lütfen tıklayınız

KANADA’DA GEZELİM Mİ? NOVA SCOTİA’DA HEP BERABER… için lütfen tıklayınız