28 Temmuz, 2015

HAİTİ KÜLTÜR TURU !


2010 yılının yazıydı. “En”lere meraklı oğlum durmadan dünyanın en büyük “cruise” gemilerinin yapım aşamasında olduğunu, yıl sonunda biteceğini söyleyip duruyordu. “Royal Caribbean” firmasına ait bu ikiz gemilerin adları “Oasis of the Seas” ve “Allure of the Seas” olacaktı, “Denizlerin Vahası” ve “Denizlerin Cazibesi”.

Bütün yaz boyunca bana internetten bu gemilerin hangi yapım aşamalarında olduklarını; boyutları, kat planları, restoranları, dükkanları, her türlü aktivite dahil barındırdıkları tüm özelliklerini anlatıp durdu. Aralık 2010’da ilk seferlerine çıkacak bu gemiler Karayiplerde gezeceklerdi.

Genellikle bir haftalık gezilerdi bunlar. Batı Karayipler, Doğu Karayipler ya da Güney Karayipler şeklinde idi rotaları. Oğlum hem gemileri ballandıra ballandıra anlatmaya devam ediyor, hem de sürekli maliyet analizi çıkararak, bizleri böyle bir tura çıkmamız için ikna etmeye çalışıyordu. Ve...  etti de.

Henüz gemiler suya inmemişti ama biz 2011 sömestr tatili için biletlerimizi almıştık bile. “Aman oğlum, ilk seferi olmasın, biraz dolansın, sonra gidelim...” şeklindeki tedbirlerimi de almıştım tabii ki. Neyse, ilklerden olmayacaktık.

Bizim gidebileceğimiz hafta “Allure of the Seas”in seferi vardı. Allahtan da o denk gelmiş. Niye derseniz, gemiler ikiz olacak derken “Oasis of the Seas” beş cm kısa kaldı bittiklerinde. O kadar büyük gemide beş cm. nin lafı olmaz ama, bu “Allure of the Seas”e tek başına “Dünyanın en büyük ‘Cruise’ gemisi” olma ünvanını verdi. Biz de dünyanın en büyük gemisi ile seyahat etme fırsatını şans eseri kaçırmamış olduk.

Evet. Bizim gideceğimiz tur “Batı Karayipler” turu idi. Gemi, Miami yakınlarındaki “Fort Lauderdale” limanından kalkıyordu. Yedi günlük sefer sırasında üç gün, üç ayrı limana uğrayıp, sabahtan akşama kadar o limanda demirli kalınacak ve oralar değerlendirilecekti. Labadee-Haiti, Costa Maya-Meksika ve Cozumel adası-Meksika idi bu limanlar.

Çocuklar gemiyi görecekleri için heyecanlıydılar, ben ise Haiti ve Meksika gibi ülkelere uğrayacak olmaktan mutluydum. Ancak böyle bir fırsatla görmek mümkün olurdu bu ülkeleri.

Meksika hakkındaki fikrim ABD’de gördüğüm Meksikalılar, Meksika restoranları ve yemekleri ile sınırlı idi. Bir de haritada yerini biliyordum.

Haiti hakkında ise fikrim hiç yoktu, hemen ön araştırmalara başlamıştım.

Haiti Cumhuriyeti, Karayiplerde “Hispaniola” adası üzerinde yer alıyordu. Adanının batısında Haiti Cumhuriyeti yer alırken, doğusunda Dominik Cumhuriyeti vardı. Nüfusu  on milyondu Haiti’nin ve başkenti Port-au-Prince idi. Evet, Fransızca bir isim bu. Çünkü Fransızca konuşulan bir ülke Haiti. Kanada’dan sonra tek Frankofon ülke Amerika kıtasındaki. Eski Fransız sömürgesi imiş. Ayrıca, Amerika kıt’asında ABD’den sonra bağımsızlığını ilan eden de ikinci ülke. 1804 yılında ilan etmiş bağımsızlığını...

“Üç ayrı limanda demirleyeceğiz” demiştim ya, her demirlediğimiz limanda farklı gezi veya aktivite seçenekleri vardı. Yapacağınız işin uzunluğuna göre, onlarca seçenek arasından bir veya iki tur satın almak mümkündü. Aslında tamamen gemide kalmak, ya da çıkıp, kendi kendinize biraz dolanıp geri dönmek de mümkün. Ama zaten tur boyunca gece ve gündüz hep gemideyiz ve gemiyi doya doya yaşıyoruz, bulunduğumuz yerleri  değerlendirmek daha akılcı gelmişti bize.

İşte ilk demirlediğimiz limandı Labadee-Haiti, ülkenin kuzeyinde yer alıyordu. Labadee, daha doğrusu indiğimiz liman için, ne kadar Haiti demek mümkün bilmiyorum. Ama öyle geçiyordu. Aslında Royal Caribbean firması burasını gözüne kestirmiş, almış ve kendisine özel bir yer yapmıştı.

Gemiden çıkışta canlı müzik ile karşılandık, bu pek keyifli oldu doğrusu. Şubat ayının ilk günü, Karayiplerdesiniz, pırıl pırıl bir güneş, sırtınızda yazlık giyecekler, ayağınızda şıpıdık terlikler, ve sizin gibi yüzlerce insan çıkıyorsunuz gemiden, yöresel bir müzikle karşılanıyorsunuz, sanki Afrika’daymışsınız hissi veren. Buyurun, kısacık bir film benden...




Denize girmek, burada yapılabilecek aktivitelerden birisiydi. Vaktimiz vardı, “Karayiplerde denize girmiş olmak için” girdim denize. Aslında deniz de güzeldi kumsal da, ama kalabalıktı. Burada denize girmeyi öncelikli iş olarak yapanlar ve tüm günü öyle değerlendirenler vardı, muhtemelen onların bizimkiler gibi denizleri yoktu.

Labadee, Haiti.

Labadee, Haiti.

 Benim asıl gözüme kestirdiğim tur ise farklıydı, “Haiti Kültür Turu” idi bu. Aile bireyleri de kırmadı beni.

Çok mutlu ve çok heyecanlıydım. Çok severim farklı kültürler tanımayı, o kültürlerin insanları, yemekleri, müzikleri, dansları... Ne hoş bir fırsattı bu böyle!

“Le village” dedikleri bir köydü gideceğimiz, Fransızca “le village” köy demek zaten. Adı “köy” olan bir köye gidecektik. Haydi hayırlısı...

Limana yakın bir yerden aldık tur biletimizi. Tahtadan yapılmıştı, çok sevimli, üzerine resim yapılmış ve elle yazılmıştı “Haitian Cultural Tour”, yani “Haiti Kültür Turu”. Bu yırtılıp atılmayan, geri toplanan, toplandıktan sonra da muhtemelen yeniden kullanılan bir biletti.

Labadee, Haiti. Haiti Kültür turu biletimiz.
Tahminen 15-20 kişiydik bu tura meraklı. Siyah tenli, düzgün ve güler yüzlü Haitili genç bir delikanlı idi bize eşlik eden rehber. Topluca bir tekneye bindik. Çalkalana çalkalana yarım saatten az bir yolculukla ulaştık sakin mi sakin, etrafı yemyeşil,  beyaz kumlu küçük bir koya. “Paradise cove” diye adlandırılmıştı, “Cennet koyu” yani.

Denizde sığ bir yerde indik tekneden. Biri batik tişörtlü iki yerli genç karşıladı bizleri, güler yüzle... Ve paçalar sıvanmış, denizin içinde beyaz kumlara basa basa yürüyerek çıktık kıyıya .

Labadee, Haiti. Cennet Koyu ve tekne yaklaşırken bizi karşılayan gençler

Toplam üç saatlik bir turdu zaten, ama önce biraz dinlenmek ve denize girmek için serbest zaman verdiler bize.

Tropik meyve suyu ikram edildi arzu edenlere. Bir kısım insanlarda çekince vardı bir şeyler yiyip içmek için buralarda. Zira, tam burada olmasa da, yaklaşık bir yıl önce ülkenin güneyinde, başkent yakınlarında Richter ölçeğine göre 7.0 şiddetinde bir deprem olmuş, en az ikiyüz bin kişi hayatını kaybetmiş ve kolera salgınıyla baş etmeye çalıştığı biliniyordu ülkenin.

Labadee, Haiti. Cennet Koyunda “Bamboo Bar”
Serbest zamanı denize girerek, beyaz kumlarda yürüyerek ve fotoğraf çekerek değerlendirdim. Bir yandan da heyecanla bekledim köyün içerisine gireceğimiz zamanın gelmesini. Doğrusu biraz yavaş akıyordu zaman, belki de benim sabırsızlığımdan...


Labadee, Haiti. Cennet Koyu.
Labadee, Haiti. Cennet Koyu.
Labadee, Haiti. Cennet Koyu.

Köye gitmenin zamanı gelince, genç bir de kız eklendi rehber olarak. Kıyıdan başladı, 20-30 metre hafif yokuşla yürürken köye doğru, bitkileri tanıtıyor ve anlatıyordu. “Geç bunları” diyordum içimden, “muz ağacı var bizim memleketimizde... Haydi, köye girelim bir an önce...”

Yoğun bitkilerin arasından sıyrılıp, biraz daha yokuş yukarı yürüyünce, hissettim köye vardığımızı.

Önce, avokado ağacının üzerinde bir yerli gördük. Bizim yaklaştığımızı fark edince başladı ağacı kesmeye ve bir şarkı mırıldanmaya. Bu fon eşliğinde rehberimiz anlatmaya devam ediyordu. Bu adamın yaptığı iş ve geçim kaynaklarıydı konu.

Labadee, Haiti. Köyde ağaç kesimi
Labadee, Haiti. Köyde ağaç kesimi
Bir kaç metre sonra bir köşede hasır örgüden yaptıkları el işlerini satmaya çalışan bayanlar ve  bir yandan yaptıkları resimler ile oydukları ahşap heykelleri sergileyen erkekler.

Labadee, Haiti. Köyde, hasır örgü el işleri
Labadee, Haiti. Köyde, tahtadan yapılmış heykel ve masklar

Derken, bir müzik duymaya başladık. Yine yerel bir müzikti bu, canlı canlı, yanık yanık. Karaya ilk ayak bastığımızda duyduğumuzu andıran türden ve bize tekrar Afrika’da olduğumuz hissi veren.

Labadee, Haiti. Köyde, yerel müzik dinletisi

Ellerinde çiçekler, özenli ve bir örnek giyinmiş yerli beyler yaklaştı bizlere doğru. Hepimize birer tane kırmızı lilyum hediye ettiler, bayanların saçına takarak, erkeklerin ellerine tutuşturarak. “Hoşgeldiniz” demekti bu. Sonra da muhtemelen çok alışkın oldukları şekilde fotoğraflarımıza eşlik ettiler. Kendi el işleri olan ahşap bir mask aldım ben de, “teşekkür” olarak.

Labadee, Haiti.

  Arazi meyilli, bir kaç metre ileride ve yüksekte yer fıstığı ezmesi yapıyor ve anlatıyordu bir kadın, tattırıyorlardı isteyenlere. Bildiğiniz kabuğu soyulmuş yer fıstığını kocaman bir havanda eziyorlardı, basit görünen ama güç gerektiren ve sabır isteyen bir iş.

Yan yana koymuşlar kahve ve kakao çekirdeklerini, farkını görmemizi sağlıyorlar ve nasıl işlediklerini anlatıyorlardı.

Ayrıca yemek için yaptıkları diğer işleri anlatıyor ve uygulayarak gösteriyorlardı.

Labadee, Haiti. Köyde, Kakao (solda) ve kahve (sağda) çekirdekleri

Labadee, Haiti. Köyde
Labadee, Haiti. Köyde

Bir anda fark ettim, bir sahnenin içinde olduğumu. Aslında gerçek bir köyde değil, bir sahnenin, bir canlandırmanın ortasındaydık, yer yer müzikale dönüşen, yer yer bizim de rol aldığımız.

Bir yanda güzel mi güzel, “Candy Girl” diye ifade ettikleri bir kız şeker satıyordu.

Labadee, Haiti. “Candy-girl”

Labadee, Haiti. “Candy-girl”

Bunlar Haiti’nin artistleriydi.

Gerçek bir köy ummak fazlasıyla saflıkmış, sonradan düşününce. Tanıttılar Haiti kültürünü, bir canlandırma ile... Güzel bir doğanın içinde, müzikleri, el işleri, geçim kaynakları, yeme-içmeleri ve içtenlikleriyle... Var mı o koşullarda gerçeğini görmenin ve gerçeğini yaşamanın bir yolu?

Dediğim gibi, ağır bir deprem geçirmiş, yaralarını sarmaya çalışıyordu o sıralar Haiti, ama deprem olmasa da, önceden planlanan gezi hep böyleydi, herkes için. O zaman yetinecektik. Onları dinleyecek, anlayacak ve destekleyecektik.

Amerika kıtasında ABD'den sonra özgürlüğünü ilk ilan eden ülkeydi ya Haiti,  şu anda da Amerika kıtasının en fakiriymiş. Bunca çaba gösterdiler, turist ağırladılar ama ne kadarını kendileri için yaptılar, bilemiyorum.

Ayrılma vaktimiz geldiğinde de, teknemizin arkasından el sallayarak, uğurladı bizi özenle giyinmiş, güleryüzlü güzel hanımlar, yine şarkılarıyla ve danslarıyla... Kısacık bir bölüm sizlere de...




Ve bir kaç fotoğraf daha çektim ayrılırken...

Labadee, Haiti.

Labadee, Haiti.
Labadee, Haiti.

Labadee, Haiti.

Köyden dönmüştük. Çocukların heyecanla bekledikleri aktiviteye gelmişti sıra: “Zip-line” yapmak. Öyle sıradan bir “zip-line” da değildi bu. “Dragon’s Breath Flight-Line” diye adlandırmış ve “su üzerindeki en uzun zip-line hattı” olarak pazarlanıyordu. 2600 feet, yaklaşık 792 metre yani. Yüksekçe bir tepeden, yeşilliklerin oradan başlıyor, denizin üzerinden alçalarak kara parçasının üzerinde sonlanıyordu. Nasıl keyif aldılar, anlatamam.

Labadee, Haiti. “Zip-line” hattının sonuna doğru

Sonradan takıldı aklıma, araştırdım bu Labadee konusunu ve işte öğrendiklerim: Labadee’de demirlediğimiz liman, Haiti topraklarında olmasına rağmen, “Royal Caribbean International” firması tarafından 2050 yılına kadar kiralanmış ve şirkete ait “cruise” gemileri için düzenlenmiş.

Tamamen turistlere yönelik bir bölge, özel güvenlik güçlerince korumakta ve etraftan izole. Turistlerin dışarı çıkması mümkün değil. Burada turistlere sunulan yiyecek ve içecekler de gemiden sağlanmakta. Kültür turuna gittiğimizde sunulan içecekler firma amblemli bardakta veriliyordu, zaten içimden bir ses de denetimli olduğunu söylemişti.

Buradaki başlıca aktiviteler, plaj ve deniz, su sporları, bitpazarı ve “zipline” ağırlıklı.

300 yerliye iş, 200 kişinin de mal satmasına izin verilmiş burada. Haiti hükümetine de turist başına 10 Amerikan doları vergi veriliyormuş, 2015 Mayıs ayında bu 12 dolara çıkmış. Yani Haiti’ye ekonomik katkıda bulunduğunu vurguluyor şirket.

2009’da da, 55 milyon dolar yatırarak, “Oasis sınıfı” dünyanın en büyük “cruise” gemileri için düzenlemeler yapmışlar tesiste.

2010 Haiti depreminde sonra da bu özel limana gelmeye devam etmişler. O kadar yatırımdan sonra gözden çıkarmak zor olsa gerek diye düşündüm. Ama bu, Haiti yardım fonuna 1 milyon dolar katkıda bulunmak anlamına da geliyormuş ve ayrıca o dönemde gemiler sayesinde erzak ve personel taşıma mümkün kılınmış. Bunlar da sonradan okuduklarım arasında yer alıyordu.

Evet, bu Batı Karayipler turu sırasında bir Amerikan üssü olan Labadee’ye gitmiştik Haiti’de, Haiti niyetine...

Bir sonraki gün tamamen denizde geçti, tamamen farklı bir dünya olan geminin içinde, geminin içini değerlendirerek.

Sonra demirleyeceğimiz iki liman ise Meksika’da olacak. Bakalım bizi oralarda hangi dünyalar, hangi senaryolar ve neler bekliyor?


Meksika’da görüşmek üzere, sağlıcakla kalın:)

     DİLER COŞKUN
                                                             ...

  -Gemi ile Batı Karayipler Gezisine ait diğer yazım; "MEKSİKA'DA KONUK OLMAK; COSTA MAYA VE COZUMEL" için lütfen tıklayın.

  -Gemiyi anlatığım DENİZLERİN CAZİBESİ; "ALLURE OF THE SEAS" için lütfen tıklayın

  -Dünya’da en çok ziyaret edilmek istenen ve Karayiplerde bir ada ülkesi olan Küba’yı kaleme aldığım gezi hikayem, “KÜBA’YA HOŞGELDİNİZ!” için lütfen tıklayın

   Keyifli Okumalar :)



23 Haziran, 2015

HAYDİ, MAVİ TUR'A... GÖKOVA KÖRFEZİ'NDE ALTI GÜN








Yaz geldi. Deniz mevsimi açıldı. Haydi, hazırlanın bakalım, Mavi Tur’a çıkıyoruz. Gökova Körfezi’nde tekne ile altı gün.

İlk Mavi Tur’umuz olacak bu sizinle.

Bizim de ilk Mavi Tur’umuzdu. Dokuz metrelik bir tekne, deniz aşığı bir adam ve üç mecburcu; onbeş yaşında bir erkek evlat, on yaşında bir kız evlat ve ben. Sizi de davet ediyorum  bu altı yıl önce ailece yaptığımız ilk Mavi Tur’a.

Dokuz metrelik bir tekne diyorum, sizin için ne ifade ediyor bilmiyorum. Ben de pek anlamazdım bu işlerden ama, 2005 yılında Bodrum-Yalıkavak’tan ev alınca, eşim öncelikli olarak balık tutmak için daha küçük, yedi metrelik bir tekne almış, onunla günü birlik gezilerimiz olmuştu.

Biz katılmasak da o her hafta sonu balığa çıkar, az az tuttuğu balıkları temizler, buzluğa atar, biraz birikince de yerdik. Bazen de takılırdık ona, “Bütün yaz tuttuğun balıkları, bir kerede yedik” diye... Ama yalan! Tam üç akşam yemeği ziyafetimiz oldu bu balıklarla! Hem de çok güzel vesile oldu bir araya gelmemiz için dost ve akrabalarla...

Biraz öğrenince bu işleri, büyütmek kaçınılmaz!

Biraz daha büyüğüne talip oldu eşim de 2009 yılında. Bu oydu işte, dokuz metre olan. Çoluk çocuk hep beraber görmeye gitmiştik Şubat tatilinde, Marmaris Bozburun’a. Hem keyifli bir gezi olmuştu bizim için, hem de pek beğenmiştik doğrusu; dışı bembeyaz fiber, döşemeler açık gri, tertemiz. Adını eşim koydu, “Dolphin”, “Yunus” yani. Hiç tereddütsüz koydu bu ismi, önceden çok hayal etmiş, planlamış, kararını çoktan vermişti sanki.

Yaz geldi. Arada günübirlik kullanmalarımız devam etse de, bir de “Mavi Tur” planlandı, Gökova Körfezine. Eşimden başka öyle uzun uzun denizde kalmaya hevesli kimse yoktu aramızda, ama aile birlik ve beraberliğini bozmayalım dedik. Geziyi sempatik kılacak, elemanları heveslendirecek faktörler bulmaya çalışıyorduk karı-koca.

İlk sevimli hareket eşimden geldi. Hepimize ayrı şıklıkta, ayrı güzel renklerde birer çift tokyo almıştı teknenin içinde giymek için. Bir yandan da tekne kurallarını hatırlatıyordu alttan alta, “Ayakkabıyla girilmez tekneye”.

Gerçekten sevimli bir giriş olmuştu. Ayrıca tekne pırıl pırıl tertemiz ve en ince ayrıntı ile donanmış durumdaydı her zaman. Evi otel gibi kullanan, misafir gibi girip çıkan eşim pire gibiydi teknenin içinde. Bize hiç iş bırakmıyor, arı gibi çalışıp duruyordu.

Ben bir tavla aldım hediye olarak. Ama o dönemde, o yaşta çocukları olanlar için teknenin vazgeçilmezi ne biliyor musunuz? Laptop. “Laptop” diyorum, çünlü akıllı telefon, tablet girmemişti henüz hayatımıza. O yaz, teknolojik olarak  bir 3G’ye geçiş muhabbeti olduğunu hatırlıyorum sadece.

Yiyecek-içecek depolandı. Unutulan bir şey yoktu. “Ah keşke şunu da almış olsaydık” dediğimiz hiç bir şey olmadı sonradan. Elimizdeki imkanlar dahilinde en iyisini yapmıştık. Benim yaptığım en büyük iş ise aklıma gelebilen ilaç ve basit tıbbi malzemeleri almaktı.

Teknenin güvertesi muhteşemdi. En çok benim kullandığım yerdi güverte. Havlumu atıp, güneşin altında uygun dozda kalmak, kitap okumak, etrafı seyretmek ve benim olmazsa olmazlarımdan olan fotoğraf çekmek için müthiş bir ortamdı.

Seyir sırasında oturduğumuz, bazen de uzandığımız koltuklar, yemek yeme ortamımız da gayet iyiydi.

Yatmaya gelince...

İki kişilik yatacak bir yatak vardı alt katta. Alt kat yanlış bir terim olabilir, “kamara” da denir mi bilemediğim için öyle söyledim. Evet evet, orası kamaraydı ve tek kamarası vardı teknenin. Bu iki kişilik yatağın karşısında, bir de iki inceden insanın girebileceği, neredeyse tomografi cihazı gibi bir yer. Yandan içine girererek yatacağınız, dipye yatan kişininki biraz daha yüksek olsa da, girişte yatan için, yattığınız taban ve tavan arası en fazla 50 cm olan bir ortam. Keşke ölçseymişim, ama inanın o civarda birşeyler, öyle kıpırdamak, sağa sola fıldır fıldır dönmek yok...

Asıl yatağı, yani başta olanı erkekler aldı. Tabii, tomografi cihazı da biz kızlara kaldı. Erkeklerin avantajı, bulundukları ortamda ayağa kalkabiliyor ve sağa-sola dönebiliyor olmalarıydı, ama taban girintili-çıkıntılı ve rahatsızdı. Biz kızların avantajı ise dümdüz bir zemin, sertti ama önemli değil, dezavantajı ise... malum, tomografi cihazı!

Mini bir buzdolabı vardı, ama yemek pişirecek ocak yoktu. O yüzden tamamen denizde olduğumuz günler sabah, öğle ve akşam yemeklerinde Fiks menüye sahiptik: Peynir, zeytin, reçel, domates, salatalık, sivri biber, jambon ve panini ekmek. Neden panini onu düşünüyorum! Sanki büyük büyük dedemiz İtalyandı, ya da diğer ekmeklere kıran girmişti. Ya da daha uzun dayanabilir tipi vardı belki de... Bir de bol bol su, gazlı içecek ve meyve suyu. Aralarda da atıştırmalık olarak kuru yemiş ve cips. Annenin-babanın da hayırlısı! Evlatlara yaranabilmek için her türlü muzur yiyeceği de almıştık tekneye. 

Eşim aile efradına bu işi sevdirmek, sevdirmeyi bırakın, ilk etapta bezdirmemek için her türlü tedbiri almıştı. Önce yedi günden altı güne düşürüldü süre. Ayrıca bu süre içinde hep teknenin içinde kalınmayacaktı. Gün boyu o koy senin, bu koy benim dolansak da, bazı akşamlar karaya çıkıp, önceden ayarlanan tesislerde kalınacaktı. Böylece “Mavi Tur”, mavi turluktan çıkmaya başlıyordu yavaş yavaş, ama bu da “Bizim Mavi Turumuz”du işte!

Ve evet. Temmuzun sonlarıydı. Haydi bakalım. Gün be gün nerelere gittik, neler yaptık, fotoğraflarla canlandıralım anıları...

*
Birinci gün 

Saat 7.30’da ayrıldık Yalıkavak Marina’dan. Dalgaya yakalanmamak için erken yola çıkmak gerekiyormuş, öyle diyordu eşim. Ama yine de vardı biraz dalga. Bu ilk olduğu için hafif dalga bile bize, yani kızlara, çok geliyordu. Arada duyulan cıyaklamalar ondandı.

Eşim dışında tekne kullanma konusunda en hevesli oğlumdu. Bizdeki cıyaklamaların en yoğun duyulduğu dönem de, onun dümende olduğu dönemdi.

Biraz ısınalım, sevelim bu işi diye  dümeni kızıma ve bana da  veriyorlardı arada. Hem kendimizi tekne kullanıyor zannediyor, hem de oyalanıyorduk. Dalgada dümeni elinize alınca, otururken olduğu gibi etkilemiyor sizi, bu da iyi bir taktikti aslında. Başkası kullanırken biraz zıplasanız cıyaklıyorsunuz ama siz dümendeyken pür dikkat, “doğru gideyim, zıplatmayayım” diye elinizden geleni yapıyor, hatta ters bir harekette de mahcub oluyorsunuz.

Yalıkavak Marina’dan ayrılış

Bu arada, boş kaldıkça dümende olan herkesin ayrı ayrı fotoğrafını çekmeye çalışıyordum. Tekne kullanıyoruz ya, bir fotoğrafımız da olsun artık. Deseler “Al bunu çıkar limandan, gez, geri getir...” ... N’olur acaba?

Evet, bu ilk günde planlanan ilk koya kadar  yaklaşık iki buçuk saat sürdü yolculuğumuz. Dalgalar... Fotoğraf... Bir sen kullan... Bir ben... derken, “Yaklaşıyoruz” dedi eşim ve aldı dümeni... Kesti hızı...

Vee... Bir anda kesiliverdi dalgalar... Müthiş bir sessizlik... Benim anlatmayı becerebileceğim gibi değil. Küçük bir koy, mavi-yeşil nasıl berrak bir deniz, etraf yemyeşil çam ağaçları, mis gibi bir hava ve evet ısrar ediyorum müthiş bir sakinlik ve sessizlik. Burası Armonika.

Turumuzun ilk kahvaltısını yaptığımız ve yüzmenin tadına vardığımız ilk yerdi Armonika. Saatlerce kaldık. Herşeye değmişti burayı görmek. Ve ben anladım “Mavi Tur” ne demek! Karadan asla gelemeyeceğimiz ve göremeyeceğimiz ilk yerdi burası.

Armonika Koyu

Çok koylar gezdik, daha sonraki yıllarda da. Ama Armonika, Gökova Körfezi’nde en favori yerim olarak kaldı benim hep.

Gördüğünüz fotoğraflara aldanmayın, “Ayy, burası mıymış?” da demeyin. Ben kadraja 360 dereceyi, tüm doğallığı ile tüm renkleri, mis gibi havayı, sessizliği, dinginliği sığdıramam. Sınırlıdır size gösterebileceklerim ve ifade edebileceklerim. Bazen öyle fotoğraflar vardır ki, muhteşem, ama çok küçük bir ayrıntısıdır gerçeğin. Bazen de öyle fotoğraflar görürsünüz ki, yetersiz, ifadesiz... Hele de benim gibi bir amatörden gelmişse...

O gün içinde Büyük Çatı, Küçük Çatı olarak adlandırılan iki koya daha gittik.  

Bizden başka balıkçı tekneleri vardı Büyük Çatı’da.

Küçük Çatı ise yine yüzme molası verdiğimiz yerdi. Yine çam ağaçları, yine masmavi deniz. Yeşil ve mavi yan yana ne de hoş oluyor!

Eşim bir deniz aşığıdır, ben de yeşil. Ama ikisi yan yana çok daha güzel, çok daha anlamlı. Pek hoş tamamlıyorlar birbirlerini. Sadece görsel olarak değil bu tamamlama, soluduğunuz hava da farklılaşıyor, denizin güzel kokusuna karışmış çam kokusu ve daha da artmış oksijen ile. Kim bilir, belki de bana öyle geliyor. Kim bilir, belki bunun da ötesinde bir şeyler...

Büyük Çatı
Küçük Çatı

Küçük Çatı

O gece teknede kalmayacaktık. Eşim, Amazon’daki “Club Amazon”u ayarlamıştı. Amazon, Koy’un adı. “Club Amazon” da kalacağımız tesis. 20 yıl önce bir kaç yıllık evliyken gelmiştik buraya, kara yolundan, günübirlik. Marmaris’ten Datça’ya giderken ayrılan bir yolla ulaşıyorsunuz. Çok da cazip değil kara yolu, ama en azından ulaştırıyor sizi. 

Bu seferki plan iki gece konaklama şeklinde idi. Deniz sığlaşıyor burada, tekne ile daha fazla ilerlememiz mümkün değil. Uygun bir yere demirledik, küçük bir motorla gelip aldılar bizi. Yine etrafı çamlarla bezenmiş sakin mi sakin bir deniz, ve bu denizi yara yara ilerledik tesisin bulunduğu yere doğru...

Amazon’da demirlemiş "Dolphin"

Bungalovlar var burada, tüm ailenin bir arada kalmasına uygun bungalov ise sadece iki tane idi. Kral ve Kraliçe. Biz Kral dairesinde (!) kaldık. Kapıdaki kralın resmi de bir sempati katıyordu olaya.

“Club Amazon” Kral dairemiz

“Club Amazon” Kral dairemiz

İlk gün güzel bir akşam yemeği yedik “Club Amazon”da. Yattığımız yeri de pek beğendik doğrusu. Deniz biraz yoruyor, temiz hava da çarpıyor insanı...

*

İkinci gün 

Restoranın tavanında üzüm asmaları, ayağımızın dibinde dolaşan tavuklar... Güzel bir kahvaltı yaptık, güzel bir ortamda. Peşine de ormanda yürüyüş... dinlenme... hamak keyfi... sohbet...

Club Amazon, restoranın tavanı
Club Amazon, restoranın tabanı

   Gün boyu Amazon Club’daydık, geceleme de oradaydı. Sakin bir deniz, kanolar ve müthiş ev yemekleri de gelmeli akla “Club Amazon” deyince.

Amazon, Ormanda yürüyüş, sakin deniz
Amazon, Ormanda yürüyüş sırasında
Amazon’da kanolar

*

Üçüncü gün 

Yine güzel bir kahvaltı sonrası ayrıldık Amazon’dan. Eşim önceden çalıştığı ve bildiği koylara götürüyordu bizi.

Bekar Koyu’na gittik önce, biraz yüzme, biraz dinlenme... Balıkçı teknelerini seyretme, onların yaşamlarını anlamaya çalışma, manzara, fotoğraf derken geçti zaman.

Bekar koyu
Bekar koyu, Balıkçı tekneleri


Uzun limana uğradık sonrasında. Gerçekten ince uzun bir koy burası, ama yer yer sığlıklar nedeniyle cesaret edemedik en ucuna kadar gitmeye.

Daha sonra da Küfre’ye geldik.

 Zor olan “kıçtan kara”, biliyor musunuz? Lütfen yanlış anlamayın. Bu teknenin arka kısmıdır denizcilikte. Ve ilk öğrenilen konudur teknenin yönleri: Baş, Kıç, Sancak (sağ), İskele (sol).

Evet, “kıçtan kara” diyordum. “Zor” diyordum. Özellikle de yardımcınız yoksa. Allahtan oğlum vardı. Önce geri geri yanaşıyordu karaya doğru eşim, sonra öndeki çapayı bırakıyor, çapa denizin dibine tutununca, oğlum dümene geçiyordu. Eşim ise kıçtan halatı alıp, aça aça yüzüyor, halatın serbest ucu elinde karaya çıkıyor, bir kaya parçası veya ağaca bağlıyor, sonra da yüze yüze geri dönüyordu. Üşenmeden, büyük bir azimle ve her koyda.

Bu arada oğlum da aldığı komutlara göre bazen ileri, bazen geri, bazen de sağa veya sola ufak manevralarla hareket ettirerek, yardımcı oluyordu teknenin sabitlenmesine. Ben ise anlamaya çalışıyordum olanları, halatın motora dolanmamasına dikkat ederek ve “Ay.. Dikkat et, Tamam mı, Oldu mu?” şeklindeki desteklerimi de esirgemeyerek...

Koydan ayrılırken de terse sarıyorduk aynı filmi.

Küfre. İşte ilk fiks menü akşam yemeğimiz ve teknede ilk gecelememiz burada oldu. Yıldızların altında yanımızda getirdiğimiz filmlerden birini izledik, “laptop”ta, küçücük ekranı hepimizin görmesi için de arkayı dörtleyerek...

*

Dördüncü gün 

Erkenden uyandık, erkenden geldik Çanak Koyu’na. Bir önceki akşam yemeği ile aynı olan kahvaltımızı yaptık. Peşine yüzme... dinlenme... Kafayı boşaltmak için buralardan daha güzel yerler olabilir mi acaba?

Ardından Tuzla koyunda demirledik iki yerde; Fener ve Adalı koy. Yine yüzme... yine dinlenme...

Geceleme bu sefer Löngöz’de... Akşam yemeği, yıldızların altında bir film derken... bir günü daha bitirdik.

Löngöz, akşam üzeri

*

   Armonika, Büyük Çatı, Küçük Çatı, Bekar Koyu, Uzun Liman, Küfre, Çanak Koyu, Fener, Adalı Koy, Löngöz... Daha önce hiç duymadığım yerlerdi. Peki nereden biliyordu eşim buraları? Nasıl keşfetmişti bu güzel yerleri? Nerelerde yüzülüp, nerelerde gecelenebileceğini? Ve ayrıca izleyeceği rotayı? Oysa o da ilk defa geliyordu...

Tabii ki Sadun Boro’dan. 1965-68 yıllarında 11 metrelik yelkenlisi ile Dünyayı dolaşan ilk Türk Denizcisi olan Sadun Boro’dan.

Ne zaman ki anladım eşim bir deniz aşığı ve Sadun Boro onun İdol’ü, o zaman almıştım ona Sadun Boro’nun tüm kitaplarını.  İşte “Vira Demir” adlı kitabıydı eşimin yararlandığı. İstanbul’dan Antalya’ya kadarki kıyılarımız, koordinatları dahil, tüm özellikleriyle adım adım işlenmişti bu kitaba. İnanılmaz bir emek, inanılmaz bir rehber!

*

Beşinci gün 

Sabah herkesten önce uyandığımı hatırlıyorum Löngöz’de. Çarşaf gibi bir denizde ördeklerin yüzmekte olduğunu gördüm. Deniz nasıl bu kadar dümdüz, nasıl bu kadar berrak olabilirdi?

Löngöz, sabah
Löngöz, sabah

Herkes uyanınca önce Ballısu Koyu’na gittik. Yüzme molası.

Peşine ise Okluk Koyu.

Sadun Boro’ya göre “Gökova Dünyanın Cenneti, Okluk Koyu ise Gökova’nın İncisi”.

Düşünüyorum. Tüm dünyayı dolaşmış bir denizci “Gökova’nın dünyanın cenneti olduğunu” vurguluyor. Ne şanslıyız ki Cennet’teyiz. Ama farkında mıyız acaba?

Okluk koyuna girişte bir Denizkızı heykeli var. Hem bu heykelin, hem de bu denizkızının hikayesini anlatmış Sadun Boro Vira Demir’de.

Teknesini ve kendisini yıllarca koylarında ağırlayan, bu çok sevdiği Gökova körfezine bir armağan vermek istermiş ve gönlünde de bir deniz kızı yatarmış. Yıllarca uğraşmış ve nihayetinde ünlü heykeltraşımız Tankut Öktem yetişmiş imdadına, ve Tankut Öktem’in usta ellerinde vücut bulmuş bu güzel denizkızı. 1995 yılında da Okluk koyu’nun girişindeki bu kayanın üzerine yerleştirmişler onu.

Ve heykelin altında da denizkızının hikayesi yazıyor kısaca, Sadun Boro’nun kaleminden: “Bu denizkızı düşlerini süsleyen cennete erişebilmek için, nice engin denizler, ufuklar aştı... Kıtalar, adalar, koylar dolaştı... Ta ki Gökova’ya ulaşana kadar...”

Ve sonra ekliyor kitabında, “Bu denizkızı, Tanrı’nın bizlere emanet ettiği, bu Dünya cenneti Gökova’yı, bozmadığımız, yakmadığımız, kirletmeyip aynen koruduğumuz için aramızda yaşamaya söz verdi. Temennimiz odur ki, Denizkızı’nı bir gün gene yollara düşmeye mecbur etmeyelim.”

Ve ben farkediyorum, Sadun Boro’nun müthiş bir denizci, müthiş bir yazar olmasının yanında müthiş bir de çevreci olduğunu... Ve yıllar içinde daha da iyi anlıyorum güzel denizlerimizin, koylarımızın, koylarımızı süsleyen güzel ormanlarımızın korunması için ne kadar uğraş verdiğini...

Okluk Koyunun girişi, Denizkızı heykeli
Okluk Koyunun girişi, Denizkızı heykeli
Dolphin’in penceresinden “Okluk Koyu”

Evet. Rüzgardan etkilenmeyen sakin bölge imiş Okluk koyu, yaz kış teknenizi bırakabileceğiniz.

Burada iskele, lokanta ve market var. İskeleye yanaşıp, indik tekneden. Yemeklerimizi ısmarladık. İki gün her öğün kahvaltılıklardan sonra çok iyi gelecekti bu zeytinyağlılar.

Okluk koyu, restoran


  “Kısmet” diye heyecanla seslendi eşim, “Kısmet burada”. Sadun Boro’nun teknesiydi bahsettiği, dünyayı dolaştığı teknesi “Kısmet”. “Nereden tanıdı?” diye şaşırdım önce, hatta benzetiyor mu diye de şüphelendim biraz, ama iskeleden ayrılırken geçtik yanından da adını okuyunca tam anlamıyla ikna oldum. Muhtemel eşim biliyordu buralarda olabileceğini, arıyordu gözleri...

Kısmet, Okluk koyu

Öğle yemeğimizi yedik, dinlendik ve ayrıldık Okluk Koyu’ndan, Kısmet’in yanından geçerek, yakından inceleyerek.

Evet, Kısmet buradaydı.

Kısmet, Okluk koyu

Kısmet


   1965-68 yılları arasında Kısmet ile yapılan ve 2 yıl 10 ay süren Dünya seyahati, “Pupa Yelken” adlı kitabında yer almakta Sadun Boro’nun. Daha sonra, 1977-79 yıllarında da, Atlantik’i tekrar geçerek Doğu Amerika kıyılarını gezmişler ailece Kısmet ile. 2 yıl 3 ay süren bu seyahatleri de “Fora Yelken” adlı kitabında. Belli oldu, galiba ben bu yaz bu kitapları okuyacağım.

Onbir metrelik bir yelkenli Kısmet. Benim hala aklım almıyor dünyayı nasıl dolaştığına. Hem de 50 yıl önce, o zamanın teknolojisi ile, bir pusula, bir harita muhtemelen. Bu müthiş bir aşk, müthiş bir tutku, ayrıca müthiş bir denizcilik bilgisi ve azmi gerektirir. Evet, evet, bu yaz okumalıyım bu kitapları!

Bana göre de dünyayı dolaşmak muhteşem bir şey, ama bana göre olmayan “adrenalin”. Tayfun, fırtına olmasa, düm düz akıp gideceğimi bilsem, ne kadar uzun olursa olsun, hiç durur muyum yerimde acaba? Yarın yola çıkacak bir yol ararım. “Eee, öylesini herkes ister” dediğinizi duyar gibiyim”, ya da “Öyle olunca, ne anlamı olur ki?” diyenlerinizi de...

Evet. Dinlenme yeriymiş Okluk koyu yıllar boyu Kısmet’in.  Ama 2000 yılından itibaren İstanbul’da yerini aldı. Artık “Rahmi Koç Müzesi”nde sergilenmekte Kısmet, bilginiz olsun.

Bu arada... Okluk Koyu’nun yakınlarında Cumhurbaşkanlığı konutu ve iskelesi var, ancak uzaktan görebiliyorsunuz.

Bir de İngiliz koyu adını almış bir koy. Hiç bir negatif hava koşulundan etkilenmeyen çok güvenilir bir limanmış burası. Savaş sırasında geceleri Alman gemilerini bombalayıp, sabahın ilk ışıklarında buraya sığınan İngiliz savaş gemileri nedeniyle verilmiş bu ad. 

Kalabalıktı İngiliz Koyu, karşısındaki bir koya demir attık, ve bir yüzme molası verdik.

İngiliz Limanı yakınları

Sonra kırdık dümeni Karacasöğüt Marina’ya. Marina’da iki teknenin arasına yanaşmamız gerekti. Bir kural daha öğrendik burada. Etrafta yanaşmamıza, halatı bağlamamıza yardımcı insanlar varken, bizim de biraz kıpırdamamız gerekiyormuş. Ben şimdiye kadar bu işlerden anlamama, beceriksizlik ve başımın dönme maazeretlerinin arkasına sığınmışken, kalktım ayağa bir gayret. Yandaki teknelere değmemeye yardımcı olmak ve denk getiremesem de halatı iskeleye atmak için. Halatı bağlama işi ise, oğluma kaldı tabii ki.

Marinada teknenin su ve elektrik ihtiyacını karşılamak mümkün. Son iki gecemizdi. Bir pansiyonda geçirmeyi planlamış olsak da, çocuklar tekneyi tercih ettiler, keyifleri de yerindeydi. Ya hoşlanmışlardı bu işten, ya da biteceği için mutluydular.

Karacasöğüt marina
Karacasöğüt marina

Restoran, market de var Karacasöğüt’te. Bizim yanaştığımız marina, köyün marinası idi.

Ama Gökova Yelken Kulübü de var burada, hemen hemen sadece yelkenli tekneler yanaşır. “Global Sailing Academy olarak da hizmet verdiğini sonradan öğrendim. Çocuklara, gençlere yelkeni öğretmek ve sevdirmek için güzel bir fırsat olabilir. Bu da ilgilenenlere duyurulur.

Karacasöğüt, Gökova Yelken Kulübü, akşam üzeri

Karacasöğüt’ten Marmaris’e minibüsler var. Biz de bu fırsatı değerlendirerek yemeğe gittik Marmaris’e. Bir güzel de yürüdük Marmaris’in içinde.

Evet. Döndük ve teknede yattık o gece de.

*

Altıncı gün 

Sabah güzel bir kahvaltı yaptık Karacasöğüt’teki bir restoranda.

Karacasöğüt, restoran
Karacasöğüt kahvaltı
Karacasöğüt
Karacasöğüt, dalda limonlar
Karacasöğüt, süs biberleri

Sonra kırdık dümeni Sedir Adası’na...

Ünlü bir plajı var ama, biz oraya demirleyemedik. Ya kalabalıktan, ya da dalga olduğundan, tam hatırlamıyorum ama belki de iki nedenle birden. Plajı geçince burnu dolandıktan sonra attık demiri. İlk defa dalgalıydı demirlediğimiz bir koy, ama burayı da görecektik.

Tarihi bir değeri de var Sedir Ada’sının. İlk yerleşimin MÖ 1440 yılında olduğunu okudum Suzan Tammer’in kaleminden, “Antik Uygarlıklar, Arkeoloji ve Sanat Tarihi konularında araştırmaları olan bir yazar, tercüman-rehber” Suzan Tammer’in kaleminden, yine Vira Demir’in içinde... Sadun Boro’nun bu inanılmaz rehberini arkeoloji bölümleri ile daha da zenginleştirmiş Suzan Tammer, kıyılarımızdaki katman katman tarihi yazarak.

“Kedreai” antik kentine ait duvarlar ve antik tiyatro kalıntıları barındırıyormuş ada. Denizden görüyorsunuz duvar kalıntılarını, ama çıkıp gezemedim. Bir de zeytin ağaçları var. Birliktelikleri de çok güzel üstelik. Ah, bir de şu dalga olmasaydı, daha çok çıkaracaktım tadını, ama çalkalana çalkalana bir hal oldum teknenin tepesinde. Bu, ertesi gün evde başımı yastığa koyduğumda da sallanıp duracağım anlamına geliyormuş, bilemedim o zaman.

Plajı da incecik, sarı kumu ile ünlü. Rivayete göre, Kleopatra ve Antonius bu adada buluşurlarmış, hiç kum olmadığından Afrika’dan getirtmişler bu kumu. O nedenle “Kleopatra plajı”dır adı,  hatta “Kleopatra adası” da denir, Sedir adasına.

Plaj tarafına demirleyemediğimiz için kendi gözümden anlatamayacağım, ama yapışıp kolay çıkmayan ve yanan bir kummuş bu. Karbonatın çok olduğu sularda, dalgalar ve hafif çalkantılar sonucunda, deniz tabanındaki karbonatlı çamurların bir çekirdek etrafında toplanmasıyla, çok uzun sürede oluşurmuş, “oolitik” denilen bu kum. Anadolu iklim kuşağında ve denizlerinde rastlanmayan bir kum türüymüş. Bu nedenle de, koruma altına alınmış, ada dışına götürülmesi kesinlikle yasakmış.

Bu sefer görememiştik yakından ama, umarım ilk fırsatta... Belki gitmiş olanlarınız vardır aranızda, belki de gitmek isteyecekler. Marmaris Çamlık köyü iskelesinden hergün buraya kalkan motorlar mevcutmuş. Bilginize...

Sedir adası
Sedir adası
Sedir adası

Döndük Karacasöğüt’e. Eşim ve oğlum tarafından temizlendi tekne bir güzel. Biz kızlar da deniz kıyısında dolandık “lay lay lom”, iyi işmiş bu! Yemeğimizi buradaki restoranda yedik. Erkenden de yattık o gece, sabah güneş doğmadan yola çıkmak üzere...

*

Yedinci gün 

Ve evet erkenden çıktık yola, güneş doğmadan. Çocuklar uyuyordu, eşim ise dalgalar artmadan bir an önce varma niyetindeydi Yalıkavak’a... Ama çoktan başlamıştı dalga, hoplaya zıplaya, neredeyse üç saat. Güneşin doğuşunu izledim izlemesine de, hoplamaktan zor denk getirdiğim fotoğrafları beğenir misiniz, bilmiyorum!

Karacasöğüt’ten Yalıkavak’a dönüş
Karacasöğüt’ten Yalıkavak’a dönüş

Yalıkavak Marina, 2009

*

   İki dalgayı altına alacak boyutta olursa, daha az sarsarmış tekne insanı. Yine böyle diyordu eşim. Bu, beş yıl sonra veda edeceğimiz anlamına geliyormuş Dolphin’e, o zaman anlamamışım! Demiştim ya; biraz öğrenince bu işleri, büyütmek kaçınılmaz tekneyi!

*

Hem zevkli, hem zor bu tekne işi. Ama güzeldi doğrusu. 2 gece Amazon, 1 gece Küfre, 1 gece Löngöz, 2 gece Karacasöğüt’te geceleme ve altı günde gezilen Gökova Körfezi.

Memleketimin güzel suları, güzel koyları, mavi ve yeşilinin kardeşliği idi Gökova. El değmemiş koylar ayrı güzel, tesis olan yerler ayrı... Onlar da tamamlamıştı bu mavi turda birbirlerini bizim için.  

Buyurun, çoğu zaman olduğu gibi, bir de gezilen yerlerin uzaktan ve yakından haritalarını sunayım size, yine Google Earth sponsorluğunda, yine Google Earth’ün izniyle...

Gökova Körfezi (uzaktan) (Daha sonraki Mavi Turlara ait yerler de işaretlidir, sizi yanıltmasın)
Gökova Körfezi (yakından)

Daha sonraları da yaptık Mavi turlar, yine kendimize göre uyarlayarak, “Bizim Mavi Turumuz” olarak.  Teşekkür ediyorum size, bu ilkinde eşlik ettiğiniz için bize...

*
Ancaak...

Bu satırları yazarken Sadun Boro’nun hastaneye kaldırılmış ve durumunun ciddi olduğunu, ertesi gün ise vefatını öğrendim. 5 Haziran 2015’te, 87 yaşında.

Daha bir kaç gün önce Eşim Turgutreis Marina’da çektiği bir fotoğrafı paylaşmıştı benimle. Denizden çıkan atıklar sanata dönüşmüş, Sadun Boro’nun dev portresi ne kadar güzel ve anlamlı olmuştu.

Sizinle de paylaşmak,  bir de Okluk Koyu’nda kaleme almış olduğu ve şimdi “vasiyeti” diyebileceğim yazısıyla tamamlamak istiyorum, “Cennet Gökova’nın Kıymetini Bil, Onu Koru, Bozma, Yakma, Kirletme” diye vurgulayan yazısıyla...

Nurlar içinde yat değerli büyüğümüz “Sadun Boro”. Seni biraz anlayabilir, biraz da dinleyebilirsek... Ne mutlu bize!

Turgutreis Marina, Sadun Boro’nun denizden çıkan atıklarla yapılmış olan dev portresi (eşimin objektifinden)

Okluk koyu restoranı, “Sadun Boro’nun vasiyeti...” demek yanlış olmaz umarım

*

Başka Mavi Tur’larda da buluşmak umuduyla...

BEĞENİRSENİZ PAYLAŞIN, BEĞENMEZSENİZ YAKIN!